Türkiye'nin katıldığı 'garantörlük' içeren paktları ele aldığımız önceki yazılarımızda bu paktların, ya Balkan paktlarında olduğu gibi siyasal koşulların değişmesi nedeniyle ortadan kalktığını ya da Bağdat Paktı örneğinde olduğu gibi komşularımızla ülkemizi bir savaşın eşiğine getirdiğini söylemiş...
Ve Kıbrıs'ın eşit haklara sahip iki halkın oluşturduğu demokratik bir devlet olarak kuruluşunu sağlayan Zürih Anlaşması'nın öngördüğü garantörlük hakkını kullanma şartları doğduğunda karşımıza NATO üyesi ve Kıbrıs garantörü olan müttefikimiz Yunanistan'ın çıktığını sözlerimize eklemiştik...
O olayda, ülkemizin güvenliğini garanti ettiği iddia edilen NATO liderleri ABD ve İngiltere de karşımızda yer almış ve Kıbrıs'taki garantörlük görevini yerine getirmemizi engellemişlerdi!
***
Bu gelişmeler neticesinde Kıbrıs fiilen bölünmüş, Kıbrıs Türkleri ülke yönetiminden dışlanmış bir azınlık durumuna düşmüştü...
1974 yılında Yunanistan'ı yöneten faşist askeri cunta ve onların aleti durumundaki EOKA-B örgütü, bu kez Kıbrıs'ı Yunanistan'la birleştirmek amacıyla Makaryos yönetimindeki Rum Hükümetini devirmiş...
Bu durum üzerine Türkiye, 1974 yılında ABD'nin tüm engelleme çabalarına karşın Kıbrıs'ın statüsünü korumak ve Kıbrıslı Türklere yönelik katliamları durdurmak için Adaya müdahale etmişti.
***
Türkiye, müdahaleden sonra fiilen bölünmüş olan adanın eşit haklara sahip iki halkın kurduğu federatif bir devlet olarak yeniden kurulmasını savundu...
Ancak bu tez ne yeni Yunanistan hükümeti ne de yeniden Ada'ya dönen Makaryos yönetimi tarafından kabul edildi. Sözde NATO müttefikimiz olan ABD ve İngiltere, bu anlaşmazlıkta da Yunanistan'ın yanında yer aldılar...
ABD, bununla da yetinmeyerek Türkiye'ye karşı yıllarca sürecek bir askeri ambargo başlattı.
***
Bütün bu anlattıklarımız, Batılı ülkelerle birlikte girdiğimiz her 'garantörlük' uygulamasının sonunda dönüp bizi vurduğunu, Türkiye'nin çıkarlarının korunması söz konusu olduğunda ise kendimizi 'garantör' ortaklarımızdan korumak zorunda kaldığımızı gösteriyor...
Bu kadar tecrübenin üstüne şimdi bir de nasıl sonuçlanacağı bile belli olmayan bir savaş sonunda Ukrayna ile Rusya arasında imzalanması muhtemel bir anlaşmanın garantörü olmamız isteniyor...
Dahası, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, Türkiye'nin, garantörlüğe hazır olduğunu ilan ediyor!
***
Kiev yönetiminin ülkemizi içine sokmak istediği 'garantörlük tuzağı' belirsizliklerle doludur...
Bu konuda ortaya atılan öneri, İstanbul'da Rus heyetiyle görüşmelere katılan Ukrayna Halkın Hizmetkarı Partisi Başkanı Arakhamia'dan gelmiştir. Ancak bu öneri bir anlaşma taslağından çok karmaşık bir bilmeceye benzemektedir...
Ukrayna sözcüsü Arakhamia, 'Türkiye'nin de bulunduğu 8 ülkeyi garantör ülke olarak görmek istediklerini açıklamış ve şunları söylemiştir: 'Garantör olarak, BM Güvenlik Konseyi ülkeleri, Çin ve Rusya da orada var, onlardan ayrıca bahsedeceğim. ABD, Fransa, Türkiye ki şu anda buradayız, Almanya, Kanada, Polonya ve İsrail. Bu anlaşmanın da ucunu açık bırakmak istiyoruz, katılmak isteyen başka ülkeler de olursa bunu yapabilsinler.'
***
Bu karma karışık ifadeler bir kafa karışıklığının ürünü müdür, yoksa Türkiye dolambaçlı yoldan bir tuzağın içine mi çekilmek istenmektedir...
En başta BM Güvenlik Konseyi üyelerinin garantör olarak önerilmesi, Rusya'nın da bu konseyin üyesi olması nedeniyle mümkün değildir...
Yine BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Çin de bugüne kadar izlediği politika ile Rusya'nın yanında yer aldığını göstermiştir ve Rusya'ya karşı Ukrayna'yı savunacak bir garantörlük anlaşmasının altına imza atmayacağı açıkça ortadadır.
***
Bu iki devletin dışında ABD, Fransa, Türkiye, Almanya, Kanada, Polonya ve İsrail'in adı telaffuz edilmektedir...
Bunlardan Türkiye dışındaki tüm ülkeler şu anda cereyan eden savaşta fiilen Ukrayna'nın müttefikleridir...
Bir tek Türkiye, NATO üyesi olmasına ve Ukrayna'ya yapılan müdahaleyi kınamasına karşın Rusya'ya yönelik yaptırımlara katılmamış ve çatışmada taraf olmaktan kaçınmıştır. Bunun snucunda da ABD'nin hedefi haline gelmiştir.
(Devam edecek)