Geçtiğimiz günlerde bu köşede yayınlanan yazılarımızda Türkiye'nin NATO üyesi olmasına karşın son Rusya-Ukrayna çatışmasında yaptırımlara katılmayarak 'dengeli' bir politika izlemeye çalıştığını ve bu tavrın hem Ukrayna hem de Rusya tarafından olumlu karşılandığını söylemiştik...

İki ülke arasındaki görüşmelerin dışişleri bakanları düzeyindeki ilk önemli toplantısının İstanbul'da yapılması bu sayede mümkün oldu ve bu toplantı çok konuşuldu...

Ne var ki, toplantıda Ukrayna tarafından gündeme getirilen ve taşıdığı riskler açısından ciddi biçimde tartışılması gereken 'garantörlük' meselesi üzerinde pek durulmadı...

***

Yakın tarihimizde garantörlük meselesi dört önemli anlaşma dolayısıyla gündeme gelmiştir: Birinci Balkan Paktı, İkinci Balkan Paktı, NATO'ya (dolayısıyla Bağdat Paktı ve CENTO'ya) üyelik ve Kıbrıs'ın bağımsızlığını sağlayan Londra-Zürih Anlaşmaları...

Bu anlaşmalar imzalandıkları dönemde büyük bir başarı olarak kabul edilmişlerse de aradan zaman geçince ya Birinci ve İkinci Balkan Paktlarında olduğu gibi uluslararası koşulların değişmesi nedeniyle ya uygulanamamış ya NATO gibi ülkemizi nükleer savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakmış ya da Kıbrıs olayında olduğu gibi büyük siyasal anlaşmazlıklara yol açmışlardır.

***

Önce Birinci ve İkinci Balkan Paktları üzerinde kısaca duralım...

Birinci Balkan Paktı, 9 Şubat 1934'te Atina'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanmıştı...

Paktın amacı dört devletin sınırlarının garanti altına almak ve üye devletlerin herhangi birine yapılan saldırıyı birlikte önlemekti. Pakt üyeleri, herhangi bir uluslararası taahhüde girmeleri durumunda önceden diğer pakt üyelerinin onayını alacaktı.

***

Malum olduğu üzere uluslararası anlaşmalar, katılımcı ülkelerin ortak çıkarları temelinde yapılır. Dolayısıyla bu tür anlaşmaların hayata geçirilmesini sağlayan en önemli unsur, ortak çıkarların örtüşmesidir...

Balkan Paktı'nın kurulma amacı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gerilimlerin bölgede yarattığı istikrarsızlık ortamında bölge ülkeleri arasında yeni bir savaşın çıkmasını önlemekti...

Ne var ki, paktın kurulduğu dönemde Balkan ülkelerinin ortak çıkarları konusunda genel bir mutabakat oluşmuş değildi.

***

Hatırlanacağı üzere, Birinci Balkan Savaşı sırasında Osmanlı devletine karşı kurulan üçlü ittifakta yer alan Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan Osmanlı ordusunu bozguna uğratmışlar; savaşın bu aşamasında Bulgaristan 'aslan payını' ele geçirince, bu kez Yunanistan ve Sırbistan kendi aralarında bir ittifak oluşturarak Bulgaristan'a savaş açmışlardı. İkinci Balkan Savaşı olarak bilinen savaşta bu kez Bulgaristan işgal ettiği toprakların önemli bir bölümünü Sırbistan ve Yunanistan'a bırakmak zorunda kalmıştı...

Bu nedenle Balkan Paktı'nın kurulduğu 1930'lu yıllarda Bulgaristan bölgedeki statüyü reddediyor ve 'rövanşist' bir tutum izliyordu...

O nedenle de Balkan Paktı'na katılmamış, aksine bunu kendisine karşı kurulmuş bir ittifak gibi algılamıştı!

***

Anlaşmanın mimarı pozisyonundaki Türkiye ise ulusal kurtuluş savaşını kazandıktan sonra Yunanistan ile Türkiye arasında başlattığı barış ve dostluk dönemini Balkanlar'a egemen kılma çabası içindeydi...

Ancak bu dönemi başlatan iki liderden biri olan Yunan siyaset adamı Venizelos, uluslararası gerginliğin hızla arttığı 1934 yılında iktidarı kaybetmişti.. Aksi de olsaydı bir şey değişmezdi, çünkü Venizelos, Balkan Paktı'na karşı çıkan İtalya'nın Almanya'dan da destek alarak Arnavutluk üzerinden Yugoslavya'ya saldırması durumunda kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bu savaşa katılmak zorunda kalacağı düşüncesiyle anlaşmaya karşı çıkmaktaydı...

Dahası, Yunanistan Genelkurmay Başkanı Metaxas da aynı düşünceyi paylaşanlar arasındaydı... Paktın kurulmasından iki yıl sonra yapacağı askeri bir darbeyle ülkesinde bir dikta yönetimi kuracak olan bu general, Balkan Savaşı sırasındaki başarıları ve Birinci Dünya savaşı sonrasında Yunan ordularınınAnadolu'ya gönderilmesine karşı çıkması nedeniyle ülkesinde prestij kazanmış, etkili bir siyasetçiye dönüşmüştü.

(Devam edecek)