Hakkını yemeyelim…

Eğri oturup doğru konuşalım.

Zaman zaman, hem de incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle birbirimizin gırtlağına çökme durumuna geliriz ama insan tarafımıza da diyecek yoktur hani.

İşte hepimizi yüreğimizden vuran, sel suyu gibi akan gözyaşlarına boğan deprem felaketinde, göçük altından bir can daha çıkarabilmek için çırpınan insanlar.

Gözü pek, yüreği sevgi dolu görevliler.

İstisnalar, fırsatçı kansızlar olsa da…

Genelde böyledir durum.

Bir lokma ekmeği bile paylaşırız icabında.

Acıklı haller yüreğimizi sızlatır.

Gözlerimiz sulanır hemen…

Kara sevdanın girdabına kapılmış Türkan Şoray ile Kadir İnanır'ın ölümle sonuçlanmış çaresizlikleri için az mı gözyaşı dökmüşlüğümüz vardır bu zaafımız yüzünden?

Her sabah işe ya da alış-verişe giderken, köşe başını mesken tutan dilencinin körlükle alakası olmadığını, dahası kartal gibi keskin gözlere sahip olduğunu bile bile önündeki kutuya gönlümüzden geçeni bırakmadan geçip gittiğimiz gün yok gibidir.

Varsa da ya acelemizden ya da bizim de meteliksiz kaldığımız günlere denk geldiğindendir.

''İyilik, üzerine söylenmiş pek çok atasözü vardır.

İyilik yap, at denize, balık bilmezse halik bilir deriz.'' mesela.

Bir de ''iyilikten maraz doğar'' özdeyişi vardır ki bir önceki ile tezat oluşturan…

Aşağı tükürsen sakal,

Yukarı tükürsen bıyık misali.

Bazen gırtlağa sarılma,

Bazen bağrına yaslama…

Bir o yakada,

Bir bu yakada…

Orta yolu bulamadık bir türlü…

Nedense genelde felaket günlerinde beliriyor ak yüzümüz.

Keşke hep böyle olsak…

Zordakinin derdiyle kahrolup,

Zordakinin sevinciyle mutlu olsak.

Öylesine ihtiyacımız var ki…

Umalım da son felaket, bu hasreti yalnız yüreklere değil beyinlere de kazıyan faturası çok ağır bir ders olsun.