CHP olarak gündemlerinde yerel seçimler dışında vatandaşın sorunlarına için değerlendirmeler ve tespitler de yaptıklarını belirten CHP Sözcüsü Deniz Yücel, “Ülkemizdeki ekonomik buhran, dar gelirli vatandaşlarımızı nefes bile alamaz hale getirdi. Vatandaşta para yok, cepleri bomboş. İnsanlar ümitsiz, toplumun büyük bir kesimi geleceğe kaygı ile bakıyor. Ya bankalardan yüksek faizle kredi çekiyorlar, ya da kredi kartlarına yükleniyorlar. Çünkü hayatlarını idame ettirmeleri için başka çareleri yok. Borcu borçla kapatmaya çalışıyorlar. Son verilere göre vatandaşın kredi borcu, 3 trilyona yaklaştı. Tüketicilerin bankalara olan borcu son 1 ayda 152 milyar lira arttı. Bireysel kredi kartı borçları geçtiğimiz yıla göre yüzde 157 artarak 1 trilyon 200 milyara yükseldi. Borçlar arttıkça icra dairelerindeki dosyalar artıyor. Resmi verilere göre son 20 günde icra dosyaları yüzde 15 oranında arttı. Bireysel kredi kartı borçları geçtiğimiz yıla göre yüzde 157 artarak 1 trilyon 200 milyara yükseldi. Borçlar arttıkça icra dairelerindeki dosyalar da artıyor. Resmi verilere göre son 20 günde icra dosyaları yüzde 15 oranında arttı. Bu çok ciddi bir oran. Bu ülkede her 4 vatandaştan biri, borcu nedeniyle icralık. İşte 22 yıldır iktidarda olan AKP hükümetlerinin ülkeyi getirdiği ekonomik tablo bu” diye konuştu.

“EMEKLİLER DE BU ÜLKENİN VATANDAŞI”

Deniz Yücel’in açıklaması şöyle: “Bir kilo etin fiyatı 500 liraya dayanmış. En ucuzunu alayım deseniz bile, 1 kilo peynirin fiyatı 200 lira olmuş. Bir litre süt 30 lira. Patatesin kilosu 20, soğanın 10 lira olmuş. Meyve sebze fiyatları el yakıyor. Kira artışlarını, elektrik, su, doğalgaz faturalarını söylemiyorum bile. Sayın Erdoğan itibardan tasarruf etmeyecek diye bu ülkede insanlar, pazar tezgahlarından çürük meyve sebze topluyor. Saray itibardan tasarruf etmeyecek diye vatandaşlarımız ucuza ekmek alabilmek için sabahın kör karanlığında saatlerce kuyrukta bekliyor. Saraya ve yandaşlarına akan kaynaklar, iş emeklilere gelince birdenbire kesiliveriyor. AKP, bütün emekli maaş zamlarını eşitleyerek sorunu çözmüş gibi yapmaya çalışıyor. Ama yüzde 127’lik enflasyon karşısında verdiğiniz ek yüzde 7’lik zam, cebe girmeden buharlaşıp gidiyor. Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel haftalık grup toplantısında söyledi: 2002 yılında, en düşük emekli maaşı asgari ücretin yüzde 147’si kadardı, bugün yüzde 44’ü kadar. Emekliler de bu ülkenin vatandaşı. Emeklilerin de aileleri var. Emeklileri yok sayan, onları açlığa, sefalete, yokluğa ve yoksulluğa mahkûm eden anlayışı reddediyoruz.  Emeklilere sesleniyorum: Gelin bu anlayışı sandığa gömelim. Sizlere açlığı, yokluğu ve yoksulluğu reva gören bu anlayışa sandıkta ders verelim. Emekli yakınlarına sesleniyorum: Yıllarca emek verip, alın teri döküp sizleri büyüten, okutan, meslek sahibi yapan, hayata hazırlayan annelerinize, babalarınıza, büyüklerinize bu yokluk ücretini reva gören anlayışa ‘artık yeter’ diyelim.  Biz emeklilerin haklarını savunmaktan, yaşadıkları mağduriyeti dile getirmekten vazgeçmeyeceğiz. Bir kez daha söylüyoruz. Emeklilerimizin insan onuruna yaraşır bir hayat sürmesi için en düşük emekli maaşı en az asgari ücret kadar olmalıdır. Aylık bağlama oranlarında ve katsayılarda adaletsizliğe son verilmeli, emekliler yıllar boyunca verdikleri emeğin karşılığını hakkıyla ve layıkıyla, eksiksiz bir şekilde almalıdır. Ülkede ağır ekonomik koşullar altında ezilenler, sadece emekliler değil. Toplumun tüm kesimlerinde yoksulluk derinleşiyor. Yapılan araştırmalar, gıda fiyatlarındaki artışın ‘açlık riskini’ günden güne arttırdığını gösteriyor. Açlık sınırı, 17 bin 2 liralık asgari ücreti geçti. Halk, her gün açlıkla sınanıyor.

“VİRÜS GÜNDEN GÜNE YAYILIYOR”

Ama son 1 haftadır konuşulan, Merkez Bankası Başkanı ve ailesinin pembe dizi kıvamındaki maceraları. Merkez Bankası Başkanı, göreve geldiği günden bu yana para politikaları ve ekonomide attığı adımlar yerine gafları, ailesi ve kendisine sağlanan ayrıcalıklarla gündeme geldi. Bir ülkenin Merkez Bankası Başkanının bu tarz haberlerle anılması; başta o ülkenin ekonomisi ve o ülkede yaşayan insanlar olmak üzere kimseye fayda sağlamaz. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın, kurumsal yapısına ve ciddiyetine zarar verilmesi para politikaları açısından en önemli devlet kurumlarından birinin, magazinel konularla gündeme gelmesi, ülkemizin itibarını zedeleyen ciddi bir sorundur. Kendi içindeki hesaplaşmaları, kamuoyu önünde bir güç savaşına dönüştüren AKP’nin tek yaptığı, ülkemizin itibarını zedelemektir.  Her zamanki gibi AKP, kendi istikbalini, ülkenin istikbalinden önde tutuyor. Bu çekişmelerden yine halkımız zarar görüyor. Bir ülke düşünün, vatandaşları hastalıktan kırılıyor, doktora gitmek istese randevu alamıyor, randevu alsa bile ilaç bulamıyor. Bir yandan Türk Tabipler Birliği, ‘ameliyathaneler doldu, virüs günden güne yayılıyor’ açıklamaları yapıyor. Diğer yandan AKP’li rektörden ‘Randevu almak için torpil yaptırıyorum’ açıklaması geliyor. Acil servislerin kırmızı alanlarında boş sandalye kalmadı. Vatandaşlarımız eczanelerde muadil ilaç bile bulamıyor. Tüm dünya virüs alarmı verirken AKP, çöken sağlık sistemi konusunda üç maymunu oynuyor. İşte AKP Türkiye’sinde sağlıkta geldiğimiz son nokta bu. Yurttaş ne şehir hastanelerinden ne de kamu hastanelerinden randevu alamıyor. Sistem kilitlenmiş durumda. Sistem işlemiyor. ‘Satmak’ AKP’de o kadar alışkanlık haline geldi ki satmadan duramıyorlar. Şimdi de Erdoğan’ın hayallerini satıyorlar. Erdoğan’ın ‘hayalim’ dediği şehir hastanelerini Arap yatırımcılara satıyorlar. Körfez'den bir Arap yatırımcı ile şehir hastanesi satışı için görüşmeler devam ediyor, diğer projelerin satışının da bu satışı takip edebileceği söyleniyor. Kendi projelerini Arap sermayesine peşkeş çekecek noktaya gelen iktidarın, ‘Sağlıkta Devrim’ söylemleri çoktan çökmüş durumda. Artık sağlıkta çöküş dönemi başladı. AKP’nin yıllardır uyguladığı kin ve nefret siyasetiyle, ekonomik dengeleri allak bullak etmesiyle, vatandaşın ruh sağlığını bozduğu yetmedi, şimdi de beden sağlığına kastediyor.

Erdoğan: Milletimizin her bir ferdinin oyuna talibiz Erdoğan: Milletimizin her bir ferdinin oyuna talibiz

“BİZİM DERDİMİZ TÜRKİYE”

AKP iktidarının yıllardır uyguladığı, ‘Bendensin, benden değilsin’ diyerek toplumu kamplaştıran, kutuplaştıran, ayrıştıran ve insanların siyasi duruşlarına ve tercihlerine göre, onlara farklı muamele yapan, onlara çifte standart uygulayan siyaset anlayışının bir örneğini de geçtiğimiz günlerde İzmir’de yaşadık. Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in genel başkan seçilmesinin ardından 7 Kasım 2023’te, Manisa programı için İzmir’e ilk gelişinde, onu büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamak isteyen parti örgütümüz ve İzmirli hemşehrilerimiz için İzmir İl başkanlığımız Adnan Menderes Havalimanında bir hazırlık yaptı. Genel Başkanımızın vatandaşlara seslenebilmesi için bir platform ve ses düzeni kurulmasını istedik, ancak İzmir Valiliği güvenlik gerekçesiyle izin vermedi. İl başkanlığımız da devleti temsil eden, Valiliğinin sözüne güvendi ve yasağa uydu. Ancak 20 Ocak’ta yaşanan olayla çifte standardı gördük. Türkiye Cumhuriyeti’nin Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanına verilmeyen izin, AKP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayına verildi. Buradan İzmir Valiliği’ne soruyorum: Sayın Özgür Özel’e verilmeyen izin Sayın Hamza Dağ’a neden verildi? Eğer devletin valisiyim diyorsanız, bu olayla ilgili soruşturma başlattınız mı? AKP’nin 31 Mart Yerel Seçimlerini, devletin her türlü imkanlarından yararlanarak yürüteceği, şimdiden görülüyor. Hava alanlarında kurulan platformlar sizin olsun. Bizim derdimiz Türkiye. O yüzden bu yaptıklarınız sizi kurtarmaya yetmeyecek. Biz, her türlü engellemenize rağmen başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere CHP’li belediyelere yenilerini ekleyerek sosyal belediyeciliği tüm Türkiye’ye yayacağız. İstanbul’u kaybetmeyi içine sindiremeyen AKP, Sayın Ekrem İmamoğlu’nu karalamak için bir halk otobüsünü stüdyoya çevirmiş, oyuncular ayarlamış, bir senaryo yazmış ve sanki halk otobüsü arıza yapmış, vatandaş mağdur olmuş gibi bir film çekiyor. Amaç ne? İstanbul Büyükşehir Belediyesini ve Ekrem İmamoğlu’nu karalamak, başarısız göstermek. Sizin bu kumpas senaryolarınız, İstanbul’da gerçek insanlarla, gerçek hayatlar üzerinden gönül bağı kuran Sayın İmamoğlu’na vız gelir tırıs gider.

“ÇEKİN O ELLERİNİZİ ÇOCUKLARIMIZIN ÜZERİNDEN”

Görüyoruz ki; Cumhur İttifakı’nın; adil ve eşit şartlarda bir seçim yapmaya cesareti yok. Mühürsüz oy pusulalarıyla Anayasa’yı değiştiren, ‘Hiçbir şey olmasa da mutlaka bir şey olmuştur’ gibi zeka küpü bir gerekçeyle, aynı zarfın içindeki İlçe belediye başkanlığı, meclis üyeliği ve muhtarlık pusulalarını geçerli sayıp Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal ettiren AKP bizi şaşırtmıyor. 85 milyonun vergilerinden oluşan kamu kaynaklarını sınırsız bir şekilde kendi seçim propagandalarında kullanıyorlar. Bakanların her biri İstanbul’da geziyor. İsterseniz mahalle mahalle, sokak sokak gezin yine aynı sonuçla aynı isimle karışılacaksınız. Yine CHP kazanacak yine İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olacak. ‘Lüks’ deyince akla ilk gelen kurum olan Diyanet, ilkokul öğrencilerine yönelik ‘Genç Gönüller, Çocuk Gönüllerle Buluşuyor’ adı altında yeni bir proje geliştirmiş. Yine laik eğitim sistemine darbe niteliğinde, yeni bir Diyanet Projesiyle karşı karşıyayız. 3’üncü ve 4’üncü sınıfa giden öğrenciler, manevi danışmanlarla buluşacak. Ev ödevleri yapılacak. Öğrenciler öğle namazını kılıp evine dönecek. Eğitim etkinliklerini ve değerlendirme toplantılarını lüks otellerde yaparlar, çocuklara gelince de namaz kıldırıp evlerine gönderirler. Çocuklar için ceplerinden para harcamak akıllarından geçmez. Diyanet üzerinden eğitimi dizayn etme projelerinizden artık bıktık. Çocuklarımızı aklın ve bilimin ışığında çağdaş, laik eğitim sisteminden uzaklaştırarak, toplumsal yapıyı istediğiniz şekle sokma çabanızın farkındayız. Çekin o ellerinizi çocuklarımızın üzerinden. Çekmezseniz ne olur? Onu da size merhum Uğur Mumcu’nun sözleriyle anlatayım: ‘Hangi iktidar din sömürüne dayanmış, mutlaka yıkılmıştır. Her kim ki, din sömürüsünü kullanır, belki bir süre yararlı olur ama sonunda mutlaka seçim sandığında yenilgiye uğrar. Halk affetmiyor.’ Ne güzel söylemiş Uğur Mumcu. Dini; şatafatla birleştiren, lüks otellere, makam arabalarına alet eden, çocukların aydınlık geleceğine karanlık gibi çöken AKP iktidarını da halk affetmeyecek. ‘Ben Atatürkçüyüm…  Ben Cumhuriyetçiyim… Ben Laikim… Ben antiemperyalistim… Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım… Ben insan hakları savunucusuyum… Ben terörün karşısındayım… Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım… Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır…’ diyen Uğur Mumcu’yu saygıyla, minnetle ve rahmetle anıyorum. ‘Biz, geçmişimizde siyasi cinayetlere şahit olduk ama mertçeydi’ cümlesini söylemek, bu cümleyi söyleyebilecek noktaya gelmek inanın çok korkunç. Cinayetin, suikastın mertçesi olmaz. Tıpkı Uğur Mumcu gibi Gaffar Okkan da namertçe katledildi. Diyarbakır’ın Diyarbakırspor’un Gaffar Babası’nı katledilişinin 23’üncü yıldönümünde saygıyla ve rahmetle anıyoruz. Suikast her ne kadar faili meçhul olarak kayıtlara geçse de katiller de belli, yardım ve yataklık yapanlar da… Ve o zihniyetin bugünkü siyasi uzantıları da, onları meclis taşıyanlar da…”

Kaynak: Haber Merkezi