Ne azla yetinir,

Ne çokla sevinir…

Bardak ve su misali…

Az koyarsın dolmaz,

Çok koyarsın taşar…

İnsanoğlu bu…

Hele bizlerden biriyse…

Tebessüm et, basar kahkahayı,

Somurt, seyreyle gözyaşlarını…

Dara da gelemez, bola da…

Mevsim yaz mı?

Başlar ‘’of’’layıp, ‘’pof’’lamaya…

‘’Ne bu arkadaş? Eriyip gideceğiz valla’’ diye söylenip durur, akşam olup da serinlik çökünceye kadar.

Mevsim değişikliğiyle birlikte 180 derecelik dönüş gelir peşi sıra:

‘’Daha kemiklerimiz ısınmadı. Yaza doyamadan kış yüzünü gösterdi’’

Dedik ya insanoğlu bu…

Ne azla memnun olur ne de çokla…

Ayarı yoktur…

Ver sıcağı ‘’of’’lasın…

Ver soğuğu ‘’ah’’lasın.

Kimileri vardır ki, onların durumu farklıdır.

Onların gözyaşları ‘’az’’lıktandır.

‘’Çok’’u görmedikleri için, öyle bir alternatifleri yoktur…

Misal;

Yokluktan ağlayan emekli vardır da çokluktan ağlayanı daha görülmemiştir.

Çünkü çokluğu görmemiştir.

Bilmez nasıl bir şey olduğunu…

Çokluk içinde yüzenler, zaman zaman ‘’öldüm bittim’’ diye sızlanır ama samimi değildir o değişler…

Ne öldükleri vardır, ne de bittikleri…

Görgüsüz komşunun yemek davetine katılan Nasreddin Hoca misali…

Nasrettin Hoca bir eve misafir olur. Yemeğe oturulur. Masaya dumanı üstünde çok nefis bir çorba gelir. Ev sahibinin elinde kepçe, hocanın elinde ise ufacık bir kaşık vardır. Hoca ufacık kaşıkla çorbayı yudumlamaya çalışırken, ev sahibi  ‘’oh öldüm’’ diyerek kepçeyi yeniden kaseye daldırır.

Hoca daha fazla dayanamaz, adamın elinden kepçeyi alarak ‘’Ver şunu. Biraz da biz ölelim’’ der.

Şimdilerde ‘’köşe’’ takımının ‘’öldüm, bittim’’ sızlanmalarını kimse yemiyor.

Gariban takımı için uydurulan ‘’öteki dünya’’daki bolluk bereket masallarını da.

Zengin sofrasını görenler, ‘’biraz da biz ölelim’’ diyor.