29 Ekim, Cumhuriyetimizin kurulduğu tarih...

Cumhuriyetin öncesinde hüküm süren Osmanlı devleti dev bir imparatorluk olarak girdiği Birinci Dünya Savaşı sonunda yıkılmıştı...

Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk de o büyük tecrübeden hareket ederek yeni devletin şiarını şu sözlerle belirlemişti: 'Yurtta sulh, cihanda sulh'.

***

Atatürk tarihin tanıdığı en iyi askerlerden biriydi...

Ancak onu başka iyi askerlerden ayıran bir özelliği daha vardı: çok iyi bir siyasetçiydi...

Düşmanları bile onu savaş ve siyaset alanındaki ustalığı nedeniyle 'dahi' olarak nitelemişler, karşısında aldıkları yenilgiyi onun bu özelliklerine bağlamışlardı.

***

Bunları düşününce, Atatürk'ün yeni devletin yol göstericisi olarak belirlediği şiarın yurtta ve dünyada barışın önemini vurgulayan bir şiar olması bir çoklarına garip gelebilir...

Onun yaptıklarını yapan bir çok asker, benzeri bir pozisyonda olsaydı, 'Savaşalım arkadaşlar' şiarını ortaya atabilir, yeni savaşlar peşinde koşabilirdi...

O tam tersini yaptı...

Bunun nedeni, Türkiye Cumhuriyeti'nin gelişip güçlenmesinin ancak içeride ve dışarıda kurulacak bir barış ortamı içinde gerçekleşebileceğini bilmesi, görmesiydi...

Elbette o bir 'pasifist' değildi ve cumhuriyeti kurmadan önce olduğu gibi kurduktan sonra da gerektiğinde ülkesini savaşa hazır tuttu...

Ama yayılmacı da değildi... Yunanistan örneğinde de görüleceği üzere savaştığı güç barıştan yana olduğu zaman elini uzatmaktan çekinmedi.

***

Atatürk, savaşın bir ülkenin insanlarını nasıl yok ettiğini, ekonomik kaynaklarını nasıl tükettiğini, siyasal kurumları nasıl yozlaştırdığını, nasıl iç çatışmaları körüklediğini ve bunların sonucunda hak, hukuk, adalet gibi kavramları nasıl tükettiğini çok iyi biliyordu...

Bunlar olmadan bir ülkenin kalkınıp gelişemeyeceğinin, istikrarlı bir yapı oluşturamayacağının ve dünyanın gözünde saygınlık kazanamayacağının farkındaydı...

Öyle ki, Anadolu işgalini başlatan Venizelos bile, onun bu tutumu karşısında kayıtsız kalamadı... Dahası ona Nobel Barış Ödülü verilmesini önerdi.

***

Venizelos'un Nobel Komitesi Başkanı'na yazdığı mektubun içeriği de kendisi kadar önemlidir...

Şöyle diyordu Venizelos 12 Ocak 1934 tarihli o mektubunda:

'Sayın Başkan,

(...) Hakikaten, bir milletin hayatında bu kadar kısa zamanda bu kadar köklü bir değişiklik nadiren gerçekleştirilebilmiştir.

Türkiye'yle sürekli devam eden anlaşmazlıkların neticesinde asırlarca kanlı savaşlara sürüklenmiş olan biz Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olan bu ülkede gerçekleşen derin değişikliğin etkilerini ilk hissedenler olduk.

Küçük Asya Felaketi'nden hemen sonra, savaştan bir ulus devlet olarak çıkmış olan yeniden doğan Türkiye'yi anlama fırsatını fark ederek ona, elimizi uzattık ve o da samimiyetle karşılık verdi. (...)

Barışı tesis etmek için yapılan bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi elbette Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.

Bu yüzden, 1930 Yunanistan Hükümeti'nin lideri olarak, Yunan-Türk anlaşmasının imzalanmasının Yakın Doğu'nun barışa doğru yürüyüşünde yeni bir dönemi başlattığı şu zamanda, Mustafa Kemal Paşa'nın Nobel Barış Ödülü'ne sahip olmanın ayırt edici itibarıyla ödüllendirilmesini teklif etmekten onur duyarım.

Saygılarımla,

Elefthérios Kyriákou Venizélos'

***

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından tüm dünyayı felakete sürükleyen bir başka büyük savaş, İkinci Dünya Savaşı yaşandı...

O ateş, Türkiye'nin etrafındaki tüm ülkeleri sardı...

Ama Türkiye, Atatürk'ün barış öğüdüne uyarak o ateşin dışında kaldı... Kimse de Türkiye'ye saldırmaya cesaret edemedi.

***

Tarihten ders almak işte böyle bir şeydir...

Bizim de Cumhuriyet tarihimizden çıkaracağımız derslerin başında bir ülkenin yaşamını sürdürmesinin en sağlam ve saygın yolunun barıştan geçtiği gerçeğini öğrenmek gelir... Bu, asla bir saldırı karşısında ülkeyi savunma tutumundan vazgeçmek değildir.

Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun.