Ekran karşısında uyuklamak alışkanlık haline geldi…
Başkalarında da oluyor mu bilmem, ama ben ne zaman geçsem Tv’nin karşısına giderek ağırlaşan bir uyku hali sarıyor bedenimi.
Özellikle de ana haberlerin sunulduğu anlarda.
Kapanmamak için direnen göz kapaklarını açık tutmak imkansız hale geliyor.
Bizim gençlik yıllarımızda televizyon yoktu…
Tabii, olmayan bir şeyin karşısında uyuklamak da…
Palavraya toktu karnımız.
Her gün aynı yüzleri görmek, aynı masalları dinlemek zorunda değildik.
Kafamız da vücudumuz da dinçti…
Radyo programlarını izlerdik.
‘’Mikrofonda tiyatro’’ adlı skeçlerin hastasıydık.
Arada bir parazit yapan radyonun etrafında kümelenir, çayını yudumlarken ses çıkaran olursa ‘’sessiz ol’’ diye çıkışılırdı.
Polis radyosunun müzik yayınlarını izlemek ise her yaştakiler için ayrı bir keyifti.
Özellikle de dinleyici istekleri…
Anons yapan spikerin, istek sahiplerinin isimlerini okuduğu sırada piyango çekilişinde büyük ikramiye kazanmışçasına kimi evlerden yükselen sevinç çığlıkları sokağa taşardı.
Bazen de adı okunan istek sahipleri arasında yer almayanların ‘’tüh be’’ diye sızlanmaları duyulurdu açık pencerelerden.
Program arasında sunulan kayıp ilanları ise merakla izlenirdi.
Anne-babasını arayan çocuklar,
Çocuğunu arayan anne-babalar…
‘’Kayıp eşya’’ anonsları da ilgiyle izlenirdi.
Valizini kaybedenler mi istersiniz, paltosunu kaybedenler mi, cüzdanını kaybedenler mi?
Bir de dinleyenleri gülsem mi, ağlasam mı ikilemine sürükleyen anonslar vardı;
‘’Kayıp kuzu’’, ‘’Kayıp inek’’ gibi…
‘’Meteoroloji’nin Sesi’’ adlı müzik programının tiryakileri de az değildi.
Elvis Presley’le romantizme, Beatles’le çılgınlığa ortak olurdu dönemin hit parçalarını dinlerken mahallenin gençleri.
Bir başkaydı yaşam…
TV karşısındaki koltuklarda uyumalar yoktu…
Bahçe duvarlarına sıra sıra dizilmiş gençlerin cıvıltıları vardı…
Ne güzeldi o günler…