Günümüzde Rusya ile ABD arasındaki çelişki üzerinde şekillenen ve giderek daha da şiddetleneceği görülen Ukrayna odaklı 'kiliseler savaşı'nın tarihi arka planına bakmaya devam ediyoruz...
Son olarak Katolik-Ortodoks anlaşmazlığının nasıl Bizans'ı çöküşe sürükleyen unsurlardan biri haline geldiğini ve fetih öncesinde Bizans imparatorunun Batı Hıristiyanlığından yardım alabilmek için iki kilisenin barıştırılması için yaptığı girişimin Ortodoks Kilisesi mensuplarının muhalefeti karşısında nasıl başarısızlığa uğradığını görmüştük...
Fatih Sultan Mehmed, 'Bizans'ta Latin (Katolik) külahı görmektense Türk sarığını görmeyi tercih ederiz' diyerek ayağa kalkan Ortodoksların bu duygularını siyasi açıdan değerlendirmiş ve onlara geniş bir özerklik tanımıştı.
***
İstanbul Ortodoks Rum Patrikliği, Osmanlı devleti içindeki ortodoks kiliseler üzerinde 'ekümenik' yani 'eşitler arasında birinci' konumunu korudu...
Patriklik, eğitim, ibadet gibi tüm dinsel faaliyetleri organize etmeye ve kendi gelirlerini istediği gibi idare etmeye devam etti...
1855-1857 yılları arasında Atina'da görev yapan Fransız diplomat La Gorge, o dönemde yazdığı 'Çağlar Boyu Yunanlılar' adlı kitabında bu statünün ortodoks cemaatine sağladığı olanakları şu sözlerle anlatmaktadır:
'Patrikler, Babı-ı Ali'nin kendileri için sadece harici olan vesayet müsaadesini alarak, diledikleri şekilde iktidara getirip düşürebildikleri bir çeşit bağımlı hükümdar oluyordu... İmparatorluğun (Bizans) ileri gelen aileleri, bu siyasal durumun önemini anlamakta gecikmediler . Padişahın gölgesine sığınan teokratik hükümete (Rum Ortodoks Patrikliği) bir çeşit hükümdar maiyeti teşkil ederek Patriğin ikametgahı çevresindeki Fener mahallesine yerleştiler. İlk başta Paleologlar, Kantakuzenler, Kallimaçiler, Mavrokordatolar, İpsilantiler'in adları görülmektedir.(...)
'Sakız'lı bir Rum olan Panayoti... 1630'da Sadrazam Köprülü Ahmet Paşa'nın Girit seferinde ona katiplik etti ve dönüşünde Divan-ı Hümayun'a baş tercüman oldu... Baştercümanlık mevkii, neredeyse Dışişleri Bakanlığı kadar önemliydi... Halefi Mavrokordato, Baştercümanlığa resmi bir nitelik kazandırdı... Rumlara neredeyse babadan oğula geçen bir ayrıcalık sağladı... Kendisinden başka oğulları ve maiyetinden yirmi kişi, tüm vergilerden muaftılar. Ancak Sadrazamın yüce mahkemğesine çıkabilirlerdi...
'Fenerliler, çok geçmeden Dışişleri Bakanı görevini adeta tekellerinde tuttukları gibi, bütün diplomatik mevkileri ele geçirdiler... İdare ettikleri eyaletler üzerinde gerçek, monarşik güce sahiptiler. Bu şekilde Mavrokordato'nun oğlu Nikola, sırasıyla büyükelçi, baştercüman, sonunda Eflak Boğdan hospodarı (voyvoda)olmuştur.' (Belge Yayınları s. 260-261)
***
Osmanlı devleti sınırları içinde bunlar olurken Osmanlı devletinin kuzey komşusu Rusya, hızla güçlenmekte ve 'emperyal' bir devlet haline gelmekteydi...
Ruslar ağırlıklı olarak ortodoks mezhebine bağlıydılar ve Moskova'daki kilise İstanbul patrikliğine bağlı bir 'metropolit' tarafından yönetilmekteydi...
Bu kilise Bizans İmparatoru VIII. İoannis Paleologos'un 1439 yılında Floransa'da 'Türk tehlikesi'ne karşı Katolik kilisesi ile uzlaşmak amacıyla düzenlediği konsilde alınan 'birleşme' kararına karşı çıkarak kendisini bağımsız (otosefal) ilan etmişti.
***
Rusya'nın güçlenme sürecinde önemli bir rol oynayan 'Korkunç' lakaplı IV. İvan, Moskova kilisesinin Osmanlı devletinin himayesindeki İstanbul patrikliğine tabi olmasının siyasi açıdan getireceği mahzurları kısa zamanda gördü...
Bu nedenle Moskova'yı 'üçüncü Roma' olarak ilan etti ve Moskova metropolitini kendi yönetimine bağladı.
Korkunç İvan'ın ölümünden sonra Rusya'da bir 'fetret dönemi' yaşandı...
Bu dönemde Boris Godunov adlı bir aristokrat, Rusya'nın yönetimini ele alarak fiili 'çar' haline geldi...
Godunov, İvan'ın izlediği siyaseti daha ileri götürdü... Moskova Kilisesini yalnız İstanbul Patrikliğinden bağımsız hale getirmekle yetinmeyip tüm ortodoks kiliseleri üzerinde egemen 'ekümenik' bir patrikliğe dönüştürme siyasetini izledi.
***
O zamana kadar Ortodoks dünyasında dört patriklik vardı: İstanbul, Kudüs, Antakya ve İskenderiye...
Osmanlı devletinin merkezinde yer alan İstanbul patrikliği, diğer patriklikler üzerinde egemen konumdaydı...
Dolayısıyla Moskova kilisesi, Rusya'nın üstünlük iddiasını sağlam bir temele oturtabilmek için önce bir patriklik haline gelmek, daha sonra en azından Osmanlı sınırları dışında kalan kiliseler üzerinde hakimiyet kurmak zorundaydı.
(Devam edecek)