Acılı 1940 kuşağının yazarlarından Rıfat Ilgaz, 'Sınıf' adlı şiir kitabını yayımlayınca başına gelmedik kalmamıştı. O her ne kadar bildiğimiz bir okul sınıfından söz etmiş olsa da… Kitabın Devrim Kitabevi'nce ve üstelik de kırmızı kapakla yayımlanması, işçi sınıfının kastedildiği algısı yaratmıştı egemenlerde…
Ilgaz'ın başına bela olan 'Sınıf' kitabının yayım tarihi 1944.
O yıllarda sınıf bilinci yeterince oluşmuş değildi.
Sonra, 1961 Anayasası'nın getirdiği demokratik haklar ve örgütlenme özgürlüğü sınıf bilincini de artırdı. Sendikalaşma gelişti. Yayın dünyası daha özgürdü. Ama 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle bu haklar durmadan budandı.
Geldik bu güne…
***
'Geldik bu güne…' dedim ama…
Bu günleri hazırlayan kırk yıl öncesinden söz edeceğim. Rıfat Ilgaz'ın 'Sınıf' kitabının yayımından 36 yıl sonrası, bugününse kırk yıl öncesinden…
Gayrettepe'de bir sorgulama odası. 'Otağ-ı Hümayun'. Sorgucuların yani işkencecilerin sorduğu sorular şunlar:
'Tüzüğü okudun mu?'
'141 – 142 konusunda ne düşünüyorsun?'
'İşçi sınıfı bilimi nedir?'
Sorgudakilerden birisi, üçüncü soruya şu yanıtı veriyor:
'Makinaların temiz tutulması, teknik bakımlarının düzenli yapılmasıdır.'
Bakar mısınız yanıta?
Ne mi oluyor?
'Kimi kandırıyorsun sen!' deyip basıyorlar sopayı…
***
Bir fıkra gibi ama acı acı gülümseten bu anıyı, bir akademisyenin notlarından aldım. 12 Eylül döneminde, 11 Mayıs 1981'de Hacettepe Üniversitesi'ndeki odasından alınıp götürülen bir akademisyenin notlarından… Öğleyin Ankara'da gözaltına alınıp, akşam da İstanbul'a, Gayrettepe'ye götürülen, 22 Mayıs'ta da Selimiye'den salıverilen bir akademisyenin, Dr. Ercan'ın gözaltı notlarından…
'12 gün süren bir serüven. Birey olarak beni, Ercan'ı, alt üst eden, sarsan, silkeleyen, olağanüstü öğretici, düşündürücü, eğitici bir 12 gün bu.' diyor notlarında.
Şanslıymış yine de, kısa sürmüş gözaltında işkence süreci diyorum elbette…
Diyorum da, notların bitişindeki şu tümce o 12 günün nasıl da yüzyıla bedel olduğunu anlatıyor:
'Hacettepe Üniversitesi değil, Gayrettepe Üniversitesi asıl önemli olan.'
***
Dr. Ercan'ın tanıklıklarını içeren notlarındaki şu tümceler nasıl da önemli:
'Bunca baskı ve işkencenin sonu neye varacak ki? Şu anda içeride bir kin denizi oluşmakta.'
Nasıl bir 'kin denizi' oluşmasın ki!
İşte başka bazı davalarda, işkence görmüş insanların anlatımları:
'…Ankara'ya Emniyet Müdürlüğü 1. Şube D Grubunun işkence laboratuvarına getirildim. Burada yeni tür deneylere tabi tutuldum. Sol ayağımda kırık kemiklerin açıkta durduğu yaranın içine böcekler koydular. Böylece bu soruşturmada başvurulan bir dayatma yöntemi olarak kan emici böcekleri de tanımış oldum.'
'…24 numaralı hücreye koydular. Gözaltında 90 gün içinde zamanımın bir kısmını çarmıha geçirilmiş şekilde geçirdim. Genellikle çıplaktım, tuvalete götürülmediğim için elimde olmadan tuvaletimi yaptığım oluyordu.
Elektrik verilirken kablolar ayak ve sağ elimin küçük parmağına ve erkeklik organıma bağlanıyor, bir bezle beden arasına ve bir de anüse yerleştiriyorlardı. Hem de bir çubuğun ucuna ıslak kablo bağlanmış çubuku anüse yerleştiriyorlardı. Yine kablolardan biri sağ şakağıma göz bağımın altına sıkıştırılarak veriliyordu. Bazen bu kablolardan birini ellerine alıp dilime değdiriyorlar, burnumun içine sokuyorlar, dudaklarımda dolaştırıyorlar, göğüs kısmımda gezdiriyorlardı.'
***
12 Eylül dönemi demek, Türkiye'nin bir işkencehaneye çevrildiği dönem demekti. Bugünlere çıkan yolların taşları işte böyle acımasız işkencelerle döşendi.
12 Eylül'ün 40. yıldönümünde sayfalarında dolaştığım bir kitaptan (*) aktardım bu notları. 12 Eylül'ün gazeteci olarak yakın tanıklarından olan Erbil Tuşalp'in o dönemin yaşananlarını belgeye dönüştüren kitaplarından yalnızca biriydi sayfalarında dolaştığım. Ne üzücü ki, bu yılın Eylül'ü aldı onu aramızdan…
____________________
(*) Erbil Tuşalp, İnsan Hakları Dosyası / 'Bin İnsan', Tekin Yayınevi, İkinci Basım: Aralık 1985, İstanbul.