Yazlık giysilere veda zamanı yaklaştıkça, son demlerini yaşayan sıcak ve güneşli günlerin kıymeti daha çok anlaşılıyor.

Kış günlerinin dondurucu soğuğunu akla getirmek bile derin düşüncelere sürüklüyor…

Eylül’ün sonlarına yaklaşıyoruz…

Ekim de iyi kötü geçer…

Sonrası?

Sonrasını düşünmek bile istemiyor insan…

Tek kelimeyle zulüm…

Bu hayat pahalığında nasıl geçer bu kış…

Ek masraflar kapıda…

Isınma, barınma, giyim, kuşam…

Zaten mevcut ekonomik koşulların ağırlığı altında ezilmekten bitap düşen vatandaşlar, kış aylarıyla birlikte gündeme gelecek zorunlu harcamalar yüzünden sıfırı tüketme endişesine doğru sürükleniyor.

Sonbahar güneşinin sıcaklığında daldığım derin düşüncelerden, bitişik binalarda oturan ilkokul çağlarındaki çocukların şen-şakrak bağırışlarıyla uzaklaştım.

Gamı-kederi bir başka güne erteleyip, balkondaki koltuklardan birine yerleşerek top peşinde koşan miniklerin keyfine ortak olmaya çalıştım.

Ne geçim derdi,

Ne seçim telaşı…

Daha yolun çok başındalar…

Sonra eskilere uzanan bir yolculuğa çıktım düşlerimde…

Misket oynadığımız,

Tek kale maç yaptığımız günlere…

Saklambaç, körebe, köşe kapmaca, beş taş, yakan top…

Gazoz kapağından madalyalar…

Yokluk içinde var edilen oyunlar…

Sonra evin büyükleri geldi aklıma…

Lüksten uzaktılar…

Ama yokluktan da…

Her evde iyi kötü bir tencere kaynardı…

Bilgisayarımız, cep telefonumuz yoktu ama

Topacımız, tornetimiz yetiyordu bize…

Hatta bazılarımızın bisikleti bile vardı…

Sahibi oyunbozanlık yapmadığı zamanlarda her çocuğun sırayla sokağın bir ucundan öteki ucuna gidip gelme zevkini tattığı bisikletler…

Büyükler güleç yüzlüydü hep…

Üstü-başı pek yeni olmasa da tebessümü yüzlerinden, ‘’merhabayı’’ dillerinden eksik etmezlerdi.

Ne yazın kızgın güneşi,

Ne kışın ayazı,

O gülüşlere engel olamazdı.

Yokluk, dayanışma duvarını aşamazdı.

Konfordan uzak sade bir yaşam vardı.

Bir de ışıltılı bakışlar…

Gülen yüzler…

Ne güzeldi o günler…