Kapının zili uzun uzun çaldı.

Israrlı çalışlar, çoğunlukla mahalleyi mesken tutmuş seyyar satıcıların marifeti olurdu.

Kapıyı açıncaya kadar o parmak, zilin düğmesinden ayrılmazdı.

İçimden terslenerek kapıyı aralayınca, yanıldığımı anladım.

Orta yaşlarda bir adam, sıkılgan bir eda ile üzerinde adres yazılı kağıdı uzatarak, aradığı kişinin bu apartmanda oturup oturmadığını sordu.

Tarif üzerine gelmiş.

Bütün daireleri dolaşmış, aradığı kişiyi tanıyan çıkmamış.

Son olarak da bizim kapının zilinin çalmış.

Üzerinde isim yazılı kağıda bir göz attım.

Ardından da tanımadığımı söyledim.

Zili çalan kişi teşekkür edip merdivenlerden inerken arkasından seslenerek ''bir de yan binadaki market çalışanlarına sorun'' diye akıl vermeyi de ihmal etmedim.

Sonra karşı dairede oturan komşum geldi aklıma.

Arada bir sabahları karşılaşıp selamlaştığımız.

Sonra alt katta oturan yaşlı kadın.

Ve diğer katlardaki dairelerde oturanlar.

Dış kapının girişindeki kapı zillerinin üzerinde yazılı isimleri bile hatırlayamadım.

Sahi kimdiler?

Neden bu kadar uzaktık birbirimize.

Geliş-gidişlerimizde karşılaşırsak eğer, yalnızca bir merhaba…

O kadar…

O da kuşkulu bakışlarla.

Oysa böyle miydi komşuluklar.

Yıllar öncesinin dostluklarına ne olmuştu böyle.

O birbirini tanıyan mahalle halkı nereye gitti.

Geniş bir akraba topluluğunu andıran insanlar ne oldu da birbirini tanımaz hale geldi.

O kıran kırana geçen mahalle maçları,

Annelerin camdan cama sohbetleri,

Semt pazarındaki alış-verişten dönen kadınların birbirlerine yemek tarifi yapmaları…

Bir alt sokaktaki üç katlı tuğla evin ikinci katına kimlerin taşındığı…

Ve ay başı yaklaşırken, mahalle bakkalının elinde kağıt-kalem veresiye defterini incelemesi…

Sanki hiç olmadılar.

''Bir varmış, bir yokmuş'' diye başlayan masallar gibi…

Çok gerilerde,

Çocukluk dönemlerinde kaldılar.