Şu günlerde Türkiye'de kafaların en karışık olduğu konu, 'Batı sorunu'...
Bunun nedeni, 'Batı' denildiğinde herkesin başka bir şey anlaması...
Biz de bu köşede zaman zaman 'Batılı ülkeler'den söz ederek analizler yaptığımız için en azından kendi adımıza şu 'Batı' denilen şeyin ne olup ne olmadığı üzerine bir kaç söz etmek ve kullandığımız kavramı açıklığa kavuşturmak istedik!
***
Bu konuyu bugülerde ele almamızın bir başka nedeni de 29 Ekim'de Cumhuriyetimizin 97. kuruluş yıldönümünü kutlayacak olmamız...
Tarihimizdeki bu büyük dönüşüm, aynı zamanda Türkiye'nin 'Batılılaşma' sürecinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir...
O nedenle geleneksel olarak 'Batılılaşma'ya iyi gözle bakmayanlar, o günün bir bayram olarak kutlanmasından da rahatsızlık duyarlar.
***
Aslında tıpkı 'sağ' ve 'sol' kavramları gibi 'Doğu' ve 'Batı' kavramları da tarihin belirli bir anında bir olay nedeniyle kullanılmış sonradan kapsam genişlerken işler de karışmıştır...
Örneğin 'sağ' ve 'sol' ayrımı, ilk kez Fransız Devriminden sonra parlamentoda temsil edilen liberallerin parlamentonun sağ tarafında, radikal dönüşüm yanlılarının ise parlamentonun sol tarafında oturmaları dolayısıyla yapılmıştır...
Bu ayrım günümüzde genelde halen toplumsal dönüşümden yana olanları nitelemek için kullanılmaktadır. Ancak toplumsal dönüşümü savunan akımlar da zamanla öyle dönüşümlere uğramışlardır ki, 'sağcılar' tarafından 'solcu' olmakla suçlanırken, kendi içlerinde birbirlerini aynı kavramları kullanarak suçlamaya devam ederler.
***
'Doğu/Batı' kavramları, büyük Avrupa ülkelerinin sömürgecilik yöntemiyle dünyayı paylaşmaları sırasında sınırları içine kattıkları 'yabancı' ülkelerin kendileri gibi olmadıklarını vurgulamak için geliştirdikleri kavramlardır...
Onlara göre 'Batı', üstün insanların oluşturduğu üstün bir medeniyetin (Greko-Romen medeniyetin) egemen olduğu bölgelerdir...
Bu bölgelerdeki devletler tarafından ilhak edilen ya da egemenlik altına alınan ülkeler ise 'uygar olmayan' ('Batılı' olmayan') 'Doğulu' ülkelerdir. Dolayısıyla bu ülkeler, 'Batı medeniyeti' içine alındıkları takdirde ancak o medeniyetin bozulmasına neden olurlar!
***
Hiç kuşkusuz, bu tür kavramlar belirli bir durumda belirli bir gerçeği ifade etmek için üretilmiş, ama daha sonra değişen koşullar sonucunda ilk anlamlarını bir ölçüde yitirmişlerdir...
Çoğu zaman 'kafa karışıklığı' yaratmalarının nedeni de budur...
Üstelik, bu kafa karışıklığı, çoğu zaman kafası net olması gerekenlerin saflarında daha yoğun bir biçimde hüküm sürmektedir.
***
Bizim ülkemizde de bu böyledir...
Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtaya yayıldığı bir dönemde imparatorluk yönetimi ve halkı kendilerini 'Batı'lı ülkelerden üstün görürlerdi...
Ne zaman ki Avrupa'nın bazı ülkelerinde sanayi devrimi yaşandı, bu ülkeler geliştirdikleri askeri/sivil teknoloji ve devlet organizasyonuyla Osmanlı üstünlüğüne son vermeyi, onu parçalayarak sömürgeleştirmeyi amaçlar hale geldiler, o zaman bizdeki yöneticilerin ve 'münevveran' tabakanın aklı karışmaya başladı!
***
Bizde 'Batıcılık' cereyanının toplumun 'üst katmanlarında' moda haline gelmesi, ilk olarak Tanzimat dönemindedir...
Ancak o dönemin 'Batıcıları', Avrupalı gibi olmak isterken o ülkelerin tarihsel gelişmelerinin altında yatan sosyo-ekonomik gerçekleri araştırıp öğrenmek ve gelişmenin gereklerini yerine getirerek onlarla mücadele etmek yerine 'taklitçilik'le yetinmişler, konuşmalarında Fransızcadan alınma sözcükleri kullanmanın, 'Batılılar gibi' giyinip kuşanmanın, onların adetlerini benimsemenin ve bütün bunların sonucunda onlar tarafından 'takdir edilme'nin 'Batılılaşma' olduğunu zannetmişlerdir...
Halkın geleneklerine bağlı ve isteseler de üst katmanlar gibi yaşayamayacak olan kesimleri ise bu olay karşısında 'Batılılaşma' düşmanı bir tutum benimsemişler ve geçmiş üstünlük dönemlerinin hayallerini yaşatan bir folklorün etkisi altında eski alışkanlıklarına sıkı sıkıya sarılmışlardır.
***
Bir çok şey gibi Tanzimat dönemi de zamanla tarihe karışmış, bir zamanlar toplumun alt kesimlerini oluşturan kimi zümreler 'Batılı' ülkelerle işbirliği yaparak 'Batılılaşma'nın nimetlerinden bol bol yararlanır hale gelmişlerdir; ama çoğu zaman olduğu gibi maddi koşullar değişirken söylemler kalıplaşmış, düşünceler donup kalmış, böylece yukarıda sözünü ettiğimiz 'kafa karışıklığı' içinden çıkılması güç bir hal almıştır.
(Devam edecek)