Ülkemizde bir kez daha gündeme gelen 'yeni Anayasa' tartışmaları dolayısıyla kaleme aldığımız bu yazı dizimizde, bir noktayı ısrarla vurguladık...
Anayasalar, temel hukuksal metinler olmalarına karşın genellikle siyasal değişimlerin ürünleridir...
Ve tıpkı siyasal değişimler gibi zaman zaman bir toplumun uygarlık düzeyinin yükselmesine ya da gerilemesine etki yapsalar bile onu belirlemezler.
***
Son anayasa tartışması sırasında 1921 Anayası'na atıflar yapılması, o anayasada 'laiklik' ilkesinin olmaması ve devletin dininin 'İslam' olarak belirlenmesi nedeniyle Cumhuriyet ile sorunları olan bazı kesimler arasında heyecan yarattı... Kimileri 'laiklik' ilkesinin anayasadan çıkarılmasını talep etti, kimileri de saltanatın da geri döneceği umuduyla II. Abdülhamid'in torununu 'şehzade' ilan edip Ayasofya önünde eylem yaptı...
Gerçi Adalet Bakanı daha sonra yaptığı açıklamada, 'Kastım orada 1921 Anayasasını yapan ruha yönelikti' dedi... Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum da kendisiyle yapılan bir söyleşide, 'Yeni anayasaya 'Devletin dini İslamdır' ibaresinin koyulmasını savunanlar var' sorusuna 'Laiklik tartışılamaz çünkü o da cumhuriyetin esaslarından. Böyle bir gündem yok' cevabını verdi...
Ama biz yine de 1921 Anayasası ile onun devamı olan 1924 Anayasası'nın Türkiye'nin geçirdiği evrimi yansıtan ve birbirini tamamlayan iki belge olduğunu bir kere daha hatırlatalım ve bu temel yasaların 'Devrim Kanunları' adı verilen bir çok kanun maddesiyle tamamlanarak Türkiye'nin uygarlaşması ve çağdaşlaşmasının hukuksal kilometre taşları olduğunu tekrarlayalım.
***
Yazılarımızda üzerinde durduğumuz bir başka husus da, bir ülkenin uygarlık düzeyini anayasalardan daha fazla o ülkenin içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik ve kültürel gelişme düzeyinin belirlediğiydi...
Nitekim 1921/1924 Anayasaları ve 'Devrim Kanunları' ile yarı-feodal saltanat sisteminin hukuksal yasaları ortadan kaldırılıp modern hukukun temel ilkeleri egemene kılınsa da toplumsal ve kültürel yapının değişmesi bu kadar kolay olmadı...
Özellikle 1930'lu yılların sonlarında Atatürk'ün ölümünün ardından iktidarı devralan İsmet İnönü döneminde 'meclis hakimiyeti' sisteminden 'Tek Parti, Tek Şef' anlayışına doğru bir kayma oldu... Bu kaymada Ulusal Kurtuluş Savaşının önderi olarak Atatürk'ün sahip olduğu otoriteye sahip olmayan İnönü'nün devrimleri bürokratik yöntemlerle koruma çabası kadar, o dönem Avrupa'da egemen olan faşist yönetimlerden etkilenen bazı CHP yöneticilerinin partide önemli görevler üstlenmeleri de rol oynadı.
***
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye dünyanın iki kampa bölünmesi gerçeği ile karşı karşıya kalınca tercihini ABD önderliğinde oluşan 'Batı Bloku'ndan yana yaptı...
Bu tercihe bağlı olarak Türkiye, yeni bir 'çok partili yönetim' dönemine girdi...
Bu dönemde, öteden beri CHP'nin bürokratik yöntemlerle bastırdığı muhafazakar kesimin sözcülüğünü üstlenen CHP içindeki tutucu kanat, İnönü yönetiminin gündeme getirdiği toprak reformu girişiminden rahatsız olan büyük toprak sahipleri ile birleşerek Demokrat Parti'yi kurdular.
***
Demokrat Parti, başlangıçta 'tek şef' yönetiminin bürokratik eğilimlerini eleştirerek geniş destek buldu...
Buna karşılık 1946 yılında yapılan erken seçimlerin 'açık oy gizli sayım' yöntemiyle yapılması nedeniyle CHP 395 milletvekilliği kazanırken DP'nin milletvekili sayısı 64'te kaldı...
Bu tür bürokratik baskıların yarattığı hoşnutsuzluğa, savaş sırasında çekilen ekonomik sıkıntıların yarattığı tepki de eklenince sonraki yıllarda ibre tamamen CHP aleyhine döndü... 1950 seçimlerinden önce çıkarılan 'gizli oy, açık sayım ve yargı denetimi' ilkelerine dayanan seçim kanununun da etkisiyle 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlerde Demokrat Parti yüzde 53,89 oy alarak, 408 milletvekili kazanırken CHP yüzde 39,98 oy oranıyla 69 milletvekili çıkarabildi.
***
CHP, iktidarının son yıllarında Demokrat Parti'nin gelişmesini muhafazakar kesimin oylarını çekerek koruyabileceği düşüncesine kapılmış ve toprak reformu, köy enstitülerinin kurulması gibi bir takım girişimlerinden geri adım atmıştı...
1950-1960 yılları arasında iktidar olan Demokrat Parti de ilerleyen yıllarda yıpranma sürecine girince muhafazakar tabanı korumak amacıyla Cumhuriyet yasalarının bir kısmını kaldırdı, bir kısmını ise işlemez hale getirdi...
Meclisin güçlendirilmesi yönündeki girişimler ise giderek 'Tek Şef baskısı' yerine 'Meclis çoğunluğu baskısı'na dönüştü... Bunun sonucunda 1960 yılı Nisan ayında 'hukukun üstünlüğü' ilkesi yok sayılarak, muhalefetin ve basının faaliyetlerini soruşturma yetkisine sahip 'Tahkikat Komisyonları' kurulmasına yönelik yasa Meclis'te kabul edildi.
(Devam edecek)