Geçtiğimiz günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, The Economist dergisine verdiği demeçte, 'NATO'nun beyin ölümü yaşadığını' söyledi...

Macron'un bunu söylemesine neden olan şey, 'NATO ülkeleri arasında koordinasyon bulunmaması' ve 'NATO müttefiki olan Türkiye'nin koordine edilmemiş eylemleri'ydi...

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo'ya bu açıklama hakkında ne düşündüğü soruldu... Cevap şöyle oldu: '70 yılın ardından NATO'nun büyümesi ve değişmesi gerek. Günümüzün gerçeklikleri ve zorluklarıyla yüzleşmesi gerek... Eğer uluslar NATO'nun ihtiyaç duyduğu kaynakları sağlamadan, sözlerini tutmadan NATO'nun savunma faydalarından yararlanabileceğini düşünürse, NATO etkisizleşebilir veya NATO'nun devri kapanabilir'.

***

Geçen yılın Ağustos ayında bu köşede sekiz gün devam eden 'Yeni yönelişler ve NATO' başlıklı bir dizi yazı yayınlamıştık... O yazıların sonuncusunda, 'yeni yönelişler'den kastedilen şeyin Türkiye'nin geçmişten bu yana ABD politikalarına endeksli tutumlarının gözden geçirilmesini zorunlu kılan koşullar olduğunu belirtmiş, 'NATO ile ilişkiler de bu çerçeve içinde yer almaktadır.' demiştik...

Yazı şu cümleyle sona eriyordu:

'Sonuçta, 'yeni yönelişler'den söz etmemize neden olan çelişkiler bir şekilde giderilebilir...

O zaman Türkiye-ABD ilişkilerinde, 'Nerede kalmıştık?' denir ve yola ABD ile birlikte devam edilir... Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin en azından ABD açısından 'iki müttefik arasındaki ilişkiler' olmadığı artık 'tescil' edilmiştir!'

***

Bunları çok 'öngörülü' olduğumuz için yazmamıştık...

Ne de olsa, 'görünen köy' kılavuz istemiyordu!..

Ancak bu gerçeği kabul etmek istemeyenlerin sayısının hayli kabarık olduğu da bir gerçekti!

***

Macron'u bu sözleri etmek zorunda bırakan 'koordinasyonsuzluğun' temelinde NATO'yu oluşturan ülkelerin 'ulusal dış politikaları' arasındaki ayrışma yatıyor...

Oysa NATO kurulduğunda koşullar böyle değildi...

O dönemde İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD, 'Batı dünyası'nın tek önderi olarak öne çıkmış, 'Doğu Bloku' dışında kalan tüm ülkeleri kendi kurduğu örgütlerde toplamış ve onların stratejilerini tek başına belirlemişti...

O örgütler, Kuzey Atlantik'te NATO, Ortadoğu'da CENTO, Güney Doğu Asya'da SEATO gibi askeri paktlardan ibaret değildi...

Dünya Bankası, IMF, giderek Dünya Ticaret Örgütü gibi ekonomik örgütler de işin içindeydi...

Tüm bu örgütlerin izleyeceği strateji ve taktikler ABD'de 'Council on Foreign Relations' (CFR), Avrupa'da 'Bilderberg Grubu', Amerika, Avrupa ve Asya genelinde 'Trilateral Commission' gibi akademisyenleri, siyasetçileri ve 'küresel girişimcileri' bir araya getiren 'think-tank' adı verilen 'dar sivil toplum' örgütlerinde belirleniyordu.

***

Sonuçta ortaya pek çok alanda farklı biçimlerde faaliyet gösteren ve ABD öncülüğündeki 'küresel elit' tarafından belirlenen politikaları hayata geçiren bir 'örgütler ağı' ortaya çıkmıştı...

Bu örgütlenmelerin tümü bir 'cephe' oluşturuyordu...

Bu 'cephe'nin karşısında Sovyetler Birliği liderliğinde organize olmuş bir başka 'cephe' yer alıyordu.

***

Hal böyle olunca iki taraf için de işler bir şekilde yolunda gidiyordu...

Ortada bir ' soğuk savaş' vardı... Ama bu savaş, nükleer bir savaş felaketine dönüşme tehlikesini içerdiği için 'bölgesel' savaşların ötesine uzanmıyor... İki kamp, kendi önderlerinin sorumluğu altında, onun verdiği görevleri yerine getirerek 'disiplin altında' tutulabiliyordu...

Bu disiplinin dışına çıkmaya kalkanlar ise kah ABD'nin kah Sovyetler Birliği'nin harekete geçirdiği tankların paletleri altında eziliyor; karşı taraf da bunu anlayışla karşılıyordu.

***

Ne var ki, 1990 yılında Sovyetler Birliği yönetiminin önce Doğu Bloku'nu dağıtması, ardından ülkesini parçalara ayırarak 'kapitalizme' iltica etmesiyle bu tablo değişti...

Önceden Doğu Bloku'nu terk etmiş olan Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerin de katılmasıyla kısa zamanda dünyanın tüm ülkelerini kapsayan 'küresel' bir 'piyasa' oluştu...

Başlangıçta bu yapı, ABD'nin önderliği altında birleşmiş gibiydi... Bu durum bazılarını yanılttı... ABD'nin egemenliğinin 'ebediyen' süreceğini, dolayısıyla 'tarihin sonu'nun geldiğini ilan edenler çıktı... Ancak, kısa zamanda anlaşıldı ki, yeni yapı ABD'nin tek başına hükmedemeyeceği kadar büyük ve karmaşıktı.

(Devam edecek)