Yoklama krizi…

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan Genel Kurul’a katılma ile ilgili son yoklama tartışması, ilk bakışta sıradan bir siyasi polemik gibi görünebilir. İktidar kanadı muhalefeti suçluyor, muhalefet ise iktidarın Meclis’e sahip çıkmadığını söylüyor. Oysa mesele ne yoklama isteyen muhalefet ne de oturumu yöneten başkan vekili… Mesele çok daha derinde. 2018 sonrası kurulan yeni sistemin doğasında.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile birlikte Türkiye, yürütme ile yasamayı keskin biçimde ayırdı. Eskiden vatandaş sandıkta sadece Meclis’i seçerdi ama aslında hükümeti de belirlemiş olurdu. Bugün ise iki ayrı irade var: Biri Meclis’te, diğeri yürütmede. Bu ayrım teoride kuvvetler ayrılığını güçlendirmek için tasarlandı. Ancak pratikte ortaya çıkan tablo, beklenenden oldukça farklı oldu.

Çünkü siyasette sadece yetki değil, temas da önemli.

Yeni sistemde bakanlar Meclis içinden gelmiyor. Seçilmiş değiller, atanmış durumdalar. Dolayısıyla milletvekilleri ile aralarında doğal bir siyasi bağ da oluşmuyor.

Oysa eski sistemde aynı partinin milletvekili ile bakanı arasında sadece kurumsal değil, aynı zamanda siyasi ve duygusal bir ilişki vardı. Seçim meydanlarında birlikte ter dökülür, aynı tabana hitap edilirdi. Bugün bu bağ büyük ölçüde kopmuş durumda.

Bakanların Meclis’e karşı siyasi sorumluluğu zayıfladı. Doğrudan seçmenden değil, Cumhurbaşkanından güç alıyor. Milletvekili seçmenine karşı sorumlu. Ama yürütme üzerindeki etkisi azaldı. Bu durum milletvekilini “Yetkisiz ama sorumlu” pozisyonuna itiyor.

Parlamenter sistemdeki “aynı siyasi aidiyet üzerinden kurulan doğal koordinasyon” yerini daha bürokratik ve mesafeli bir ilişkiye bırakmış görülüyor.

Bu kopuşun ilk sinyali 2019 yılında “Bakanlara ulaşamıyoruz” serzenişiyle verildi. Çözüm olarak “nöbetçi bakan” uygulaması getirildi. Ama bu, yapısal bir soruna pansuman olmaktan öteye geçemedi.

Gelinen noktada AK Parti’nin 275, MHP’nin 46 olmak üzere sayıları 321 bulan Cumhur İttifakı vekilleri haftalardır Meclis’te 200 vekil ile Genel Kurul çalışmalarına katılmıyor. Bu tablo nasıl okunmalı?

İktidar vekilleri, açıkça dile getiremedikleri rahatsızlıklarını Meclis’e katılmayarak mı gösteriyor? Çünkü bu klasik bir devamsızlık değil; sessiz bir siyasi mesaj gibi. Kanun teklifinin kanunlaşma sürecine katılmayarak yavaşlatmak, yürütmeye dolaylı bir uyarı niteliği mi taşıyor?

Oysa gerçek çok daha basit. Eğer iktidar milletvekilleri Genel Kurul’da olsaydı, yoklama krizi yaşanmayacaktı. O zaman bu durum, sadece bir disiplin meselesi midir? Yoksa, sistemin ürettiği bir koordinasyon problemi midir?

Sonuç olarak, Meclis’te yaşanan yoklama tartışması bir neden değil, bir sonuç gibi görünüyor. Güçlü yürütme oluşturulurken, siyasi koordinasyon ve temas zayıflatılmış gibi görünüyor.

Aslında bugün tartışmamız gereken şey, kimin yoklama istediği değil; sistemin neden bu kadar sık yoklama krizine açık hale geldiğidir.

Çünkü bazı krizler gürültüyle değil, sessizlikle büyür.