Tam 1 Yıl Geçti: İmamoğlu

Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğu, Türkiye’de uzun süredir tartışılan demokrasi, hukuk devleti ve uluslararası itibar meselelerini yeniden gündemin merkezine taşıdı. Bu olay yalnızca bir belediye başkanının hukuki durumu olarak ele alınamayacak kadar geniş bir bağlama oturuyor. Çünkü mesele, doğrudan doğruya Türkiye’nin demokratik standartları ve hukuk sistemine olan güven ile ilişkilidir.

Son yıllarda yayımlanan demokrasi endeksleri, Türkiye’nin bu alanda ciddi bir gerileme yaşadığını ortaya koyuyor. Uluslararası araştırma kuruluşlarının verilerine göre Türkiye, “tam demokrasi” ya da “kusurlu demokrasi” kategorilerinden uzaklaşarak “hibrit rejim” ya da yer yer “otoriter eğilimler gösteren sistem” olarak sınıflandırılıyor. Bu düşüşün temel nedenleri arasında yargı bağımsızlığına yönelik tartışmalar, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar ve siyasi rekabetin adil şartlarda yürütülüp yürütülmediğine dair soru işaretleri yer alıyor.

İmamoğlu’nun tutukluluğu da tam bu noktada sembolik bir anlam kazanıyor. Seçilmiş bir belediye başkanının yargı süreci, yalnızca bireysel bir dava olmaktan çıkıp sistemin nasıl işlediğine dair bir göstergeye dönüşüyor. Hukukun üstünlüğü ilkesinin temelinde, herkesin eşit ve bağımsız bir yargı sistemi önünde hesap vermesi yatar. Ancak bu ilkenin zedelendiğine dair algı güçlendiğinde, toplumda adalet duygusu da ciddi şekilde yara alır.

Uluslararası arenada ise bu tür gelişmeler Türkiye’nin konumunu doğrudan etkiliyor. Avrupa Birliği ile ilişkiler uzun süredir donmuş durumda. Demokratik standartlara ilişkin eleştiriler, üyelik sürecinin ilerlememesinin başlıca nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. Aynı şekilde, uluslararası yatırımcılar açısından da hukuk güvenliği en kritik unsurlardan biri. Yargının bağımsızlığına dair soru işaretleri, ekonomik risk algısını artırarak Türkiye’ye olan yabancı sermaye ilgisini azaltabiliyor.

Bunun yanında, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca “bölgesel güç” ve “model ülke” olarak anıldığı dönemlerle karşılaştırıldığında, bugün daha temkinli ve eleştirel bir uluslararası yaklaşımın hâkim olduğu görülüyor. Demokrasi ve hukuk alanındaki gerileme, dış politikada da manevra alanını daraltan bir unsur haline geliyor. Çünkü modern uluslararası sistemde meşruiyet yalnızca askeri ya da ekonomik güçle değil, aynı zamanda demokratik değerlerle de ölçülüyor.

Toplum açısından bakıldığında ise en büyük risk, hukuka olan güvenin aşınmasıdır. Bir ülkede vatandaşlar adaletin tarafsız bir şekilde işlediğine inanmazsa, bu durum sosyal kutuplaşmayı derinleştirir. Farklı siyasi görüşlere sahip kesimler, yargı kararlarını hukuki değil siyasi olarak yorumlamaya başlar. Bu da ortak bir gerçeklik zemininin kaybolmasına yol açar.

Elbette her hukuk devletinde yargı süreçleri olabilir ve siyasetçiler de yargılanabilir. Burada belirleyici olan, sürecin şeffaf, adil ve bağımsız bir şekilde yürütülmesidir. Kamuoyunun ikna olması, yalnızca hukuki prosedürlerin işletilmesiyle değil, aynı zamanda bu süreçlerin güven vermesiyle mümkündür.

Sonuç olarak, Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğu Türkiye’deki daha geniş bir sorunun yansıması olarak görülmelidir. Demokrasi endekslerindeki düşüş, uluslararası itibar kaybı ve hukuk sistemine yönelik eleştiriler birbirinden bağımsız değildir. Türkiye’nin yeniden güçlü bir demokratik imaj inşa edebilmesi için, hukukun üstünlüğünü tartışmaya kapalı bir şekilde tesis etmesi gerekiyor. Aksi halde bu tür gelişmeler yalnızca iç politikayı değil, ülkenin küresel konumunu da etkilemeye devam edecektir.