Şehir Hastaneleri Gerçekten İşlevsel Mi?

Türkiye’de sağlık sistemi son yıllarda “şehir hastaneleri” etrafında yeniden şekillendiriliyor. Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle hayata geçirilen bu devasa sağlık kompleksleri, ilk bakışta modern mimarileri, yüksek yatak kapasiteleri ve teknolojik donanımlarıyla bir başarı hikâyesi gibi sunuluyor. Ancak rakamlar ve sahadan gelen veriler, bu hikâyenin arka planında ciddi bir kamu sağlığı ve kamu maliyesi sorunu olduğunu gösteriyor.

Bundle’ın haberine göre, 2025 yılı itibarıyla 18 şehir hastanesinin devlete yıllık maliyeti 111 milyar 100 milyon TL’ye ulaşmış durumda. Bu yük, yalnızca bütçe kalemleriyle sınırlı değil; aynı zamanda Türkiye’nin yıllar içinde oluşturduğu köklü kamu sağlık altyapısının tasfiyesi anlamına geliyor.

Türk Tabipleri Birliği’nin Ankara’da düzenlediği “Şehir Hastaneleri ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı, Güvenliği” başlıklı sempozyumda paylaşılan veriler, bu dönüşümün boyutlarını net biçimde ortaya koyuyor. Eski TTB Başkanı Beyazı İlhan’ın sunumuna göre, şehir hastanelerinin açıldığı 17 bölgede en az 42 kamu hastanesi tamamen kapatıldı. Buna ek olarak 22 hastanenin kapasitesi düşürüldü ya da hizmet alanı değiştirildi. Toplamda işlevsizleştirilen ya da kapatılan kamu sağlık kuruluşu sayısı 64’e ulaştı.

Bu rakamların ardında sadece bina kapanışları yok; sağlık hizmetine erişimde derinleşen eşitsizlikler var. Özellikle 13 kadın doğum hastanesi ve 4 çocuk hastanesinin kapatılması, koruyucu ve uzmanlaşmış sağlık hizmetlerinin geri plana itildiğini gösteriyor. Oysa bu hastaneler, şehir merkezlerinde, ulaşımı görece kolay ve belirli alanlarda uzmanlaşmış yapılarıyla toplum sağlığında kritik bir rol üstleniyordu.

Şehir hastaneleri modeli, sağlık hizmetlerini merkezileştirirken aynı zamanda erişimi zorlaştırıyor. Kentlerin çeperlerine kurulan bu dev kompleksler, yaşlılar, engelliler, dar gelirli yurttaşlar ve acil sağlık ihtiyacı olanlar için ciddi ulaşım sorunları yaratıyor. Sağlık hizmetinin niteliği, sadece binanın büyüklüğüyle ölçülemez; hizmete zamanında ve eşit erişim, en az teknolojik donanım kadar hayati önemdedir.

Öte yandan KÖİ modeli, kamunun uzun vadeli mali yükünü de görünmez kılıyor. Devlet, bu hastaneler için yıllarca kira, hizmet ve garanti ödemeleri yapmaya devam ederken; kapatılan kamu hastanelerinin arsaları, insan kaynağı ve kurumsal birikimi sistem dışına itiliyor. Bu durum, “kamu kaynaklarıyla özel kazanç” tartışmasını her geçen gün daha da derinleştiriyor.

Bugün gelinen noktada şehir hastaneleri, yalnızca bir sağlık yatırımı değil; sağlık politikasında ideolojik bir tercih olarak karşımızda duruyor. Bu tercih, kamusal sağlık anlayışından uzaklaşmayı, sağlık hizmetini bir işletme mantığıyla yönetmeyi beraberinde getiriyor.Tüm bunlara ek olarak bu binalar bence insana insan olduğunu unutturuyor. Kocaman, ıssız ve ulaşılamaz bir sistem gibi hissettiriyor ve ben bunu açıkçası korkunç buluyorum. Doktorla konuşmak ise gerçekten imkansız, bir bilgi almak oldukça zor. İletişim hep tek yönlü ve hastanın kendisini hastanenin bir objesi olarak hissetmesi pek mümkün...

Soru artık şu: Türkiye’nin ihtiyacı gerçekten daha büyük binalar mı, yoksa güçlü, yaygın, erişilebilir ve kamusal bir sağlık sistemi mi?