Türkiye, sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı 1989 yılından bu yana birçok ekonomik sarsıntı yaşadı.
1994 krizi, 2000–2001 finansal çöküşü, 2008–2009 küresel krizi ve son olarak 2018–2022 kur ve enflasyon dalgası…
Her krizin nedeni farklıydı.
Ama sonuçları neredeyse aynıydı:
yüksek enflasyon, daralan üretim, yükselen işsizlik ve toplumun satın alma gücünde sert düşüş.
Şimdi ise Türkiye bambaşka bir riskle karşı karşıya.
Bu kez kriz ihtimali içeriden değil, dışarıdan, yani bir savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkilerinden doğabilir.
Klasik iktisat, ekonomiyi beş temel faaliyet alanında inceler:
Tarım ve madencilikten oluşan birincil sektör, sanayi ve üretimden oluşan ikincil sektör, ticaret ve ulaşımdan oluşan hizmet sektörü, bilgi ve teknoloji alanı olan dördüncül sektör ve en üstte yer alan yönetim ve karar alma mekanizması yani beşincil sektör.
Bir savaş, bu beş sektörün tamamını aynı anda sarsma gücüne sahiptir.
Enerji fiyatları yükselir,
lojistik maliyetleri artar,
ticaret yolları risk altına girer,
sermaye güvenli limanlara kaçar.
Savaş öncesinde 2026 Türkiye ekonomisi için yapılan tahminler görece dengeli bir tablo çiziyordu.
Dezenflasyon sürecinin devam edeceği,
ancak hızının yavaşlayacağı,
büyümenin ise özel tüketim ve yatırımlarla sürdürüleceği düşünülüyordu.
Uluslararası kuruluşlar yüzde 4 civarında büyüme bekliyordu.
Enflasyonun ise hükümet hedeflerinden yüksek olsa da yüzde 20–25 bandına gerileyebileceği öngörülüyordu.
Kredi notunun artması,
sermaye girişlerinin hızlanması,
yatırım ortamının iyileşmesi gibi olumlu beklentiler de vardı.
Ancak Türkiye ekonomisinin kronik sorunları da masadaydı:
Ücret–fiyat sarmalı,
yüksek maliyetli üretim yapısı,
enerji bağımlılığı
ve yapısal reform eksikliği.
Şimdi ise tablo değişiyor.
Çünkü Türkiye, enerjiden teknolojiye kadar küresel ekonomiyi sarsabilecek bir savaşın hemen yanı başında bulunuyor.
Ortadoğu’daki bir savaşın Türkiye’ye etkisi üç kanaldan gelir:
Birincisi enerji fiyatları.
Petrol ve doğalgazdaki her sıçrama enflasyonu doğrudan yukarı iter.
İkincisi ticaret ve lojistik.
Deniz yolları ve bölgesel ticaret risk altına girdiğinde ihracat maliyetleri artar.
Üçüncüsü ise sermaye hareketleri.
Küresel sermaye belirsizlik dönemlerinde gelişmekte olan ülkelerden hızla çıkabilir.
Bu nedenle asıl soru şu:
Türkiye yeni bir krize mi giriyor?
Henüz değil.
Ama risk büyüyor.
Ekonomiler bazen içeriden kırılır, bazen de dış şoklarla savrulur.
Türkiye’nin geçmiş krizlerine bakıldığında bir gerçek açıkça görülüyor:
Krizlerin nedeni ne olursa olsun,
hazırlıksız yakalanan ekonomi her zaman en ağır bedeli öder.
Bugün yapılması gereken şey, savaşın sonucunu beklemek değil;
ekonomiyi dış şoklara karşı dayanıklı hale getirmektir.
Çünkü savaşlar yalnızca cephede değil,
enerji piyasasında, finans merkezlerinde ve ticaret yollarında da kazanılır ya da kaybedilir.
Ve bu savaşların faturası çoğu zaman
enflasyon olarak vatandaşın cebine yansır.