Türkiye'de kamu yönetiminde "liyakat" tartışması hiç bitmiyor. Hangi hükümet iş başına gelirse gelsin, kamuya yapılan üst düzey atamalar hep aynı soruyu gündeme getiriyor: Göreve kim getiriliyor, hangi ölçütlerle getiriliyor?
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen 2/3764) esas numaralı Samsun Milletvekili Ersan Aksu ve İzmir Milletvekili Yaşar Kırkpınar ile 104 Milletvekilinin “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” de tam bu tartışmanın merkezinde yer alıyor.
Teklif, ilk bakışta teknik bir düzenleme gibi görünüyor. Daire başkanı ve denk kadrolara atanacak memurlar için aranan hizmet süresi beş yıldan on yıla çıkarılıyor. İl ve bölge müdürleri istisnai atama kapsamından çıkarılarak yeniden 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun genel hükümlerine tabi hale getiriliyor. Sayıştay savcılığına atanacaklarda ise hukuk, siyasal bilgiler, iktisat ve işletme gibi fakültelerden mezun olma ile mali, hukuki veya iktisadi alanlarda en az on yıllık kamu hizmeti şartı getiriliyor.
İktidar vekilleri bu değişiklikleri "liyakati güçlendiren" ve "mevzuattaki boşluğu gideren" düzenlemeler olarak tanımlıyor.
Ancak TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki tartışmalar, meselenin teknik olmaktan çok siyasi bir geçmişi olduğunu ortaya koyuyor.
Muhalefetin temel itirazı, getirilen şartlara değil; bu şartların neden ancak bugün yeniden hatırlandığına…
İşte tartışmanın düğüm noktası tam da burası.
Çünkü 2018 öncesinde Sayıştay savcılarının atanma şartları zaten kanunla düzenlenmişti. Kamu tecrübesi bakımından daha yüksek kıdem aranıyor, sistem belirli kurallarla işliyordu. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'ne geçildikten sonra yapılan düzenlemelerle bu kıdem şartı 16 yıldan 5 yıla indirildi. Atama kriterleri Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle yeniden şekillendirildi.
Aradan sekiz yıl geçti.
O gün "beş yıl yeterlidir" denildi.
Bugün ise aynı iktidar "on yıl olmalı" diyor.
Bu süreçte Sayıştay savcıları da dahil olmak üzere birçok üst düzey atama, beş yıllık kamu hizmeti şartıyla gerçekleştirildi.
Şimdi ise aynı iktidar, kıdem şartını yeniden on yıla çıkarıyor.
Bu noktada ister istemez şu soru gündeme geliyor:
Madem bugün on yıl doğru kabul ediliyor, sekiz yıl boyunca beş yıl neden yeterli görüldü?
Aslında Meclis tutanakları dikkatle okunduğunda tartışmanın özü tam da burada düğümleniyor.
İktidar, Şubat 2026'da yapılan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi değişikliği sonrasında Sayıştay savcılarının üst kademe kamu yöneticisi kapsamından çıkarılması nedeniyle kanunda bir boşluk oluştuğunu ve bu boşluğun şimdi doldurulduğunu ifade ediyor.
Muhalefet ise "Ortada tarihsel bir boşluk yok; bu boşluk, yapılan düzenlemelerin sonucunda ortaya çıktı." diyor.
Bir başka ifadeyle mesele, yıllardır eksik kalan bir düzenlemenin tamamlanması değil; daha önce değiştirilen sistemin yeniden revize edilmesi.
Bu nedenle teklif, sadece yeni bir düzenleme değil; aynı zamanda 2018 öncesindeki anlayışa kısmi bir dönüş niteliği de taşıyor.
Üstelik değişiklik yalnızca Sayıştay savcılarıyla sınırlı değil.
Daire başkanlığı için kıdem şartının iki katına çıkarılması da dikkat çekiyor.
Eğer beş yıl yeterli görülüyorsa neden on yıla çıkılıyor?
Eğer on yıl gerekiyorsa, önceki uygulama neden değiştirilmişti?
Hiç kuşkusuz kamuda liyakat yalnızca hizmet yılını artırmakla sağlanamaz. On yıl görev yapmış olmak, tek başına nitelikli yönetici olmayı garanti etmez. Aynı şekilde beş yıllık deneyime sahip herkesin de yetersiz olduğu söylenemez.
Asıl belirleyici olan; bilgi, mesleki başarı, şeffaf sınav ve değerlendirme sistemi ile hesap verebilir bir atama mekanizmasıdır.
Ancak kıdem şartlarının sürekli değiştirilmesi, kamu yönetiminde istikrar algısını zedeleyebiliyor.
Devletin hafızası, sık sık değişen kurallarla değil; öngörülebilir ve kurumsallaşmış bir personel sistemiyle güçlenir.
Bu nedenle Meclis'te yapılan tartışma, yalnızca Sayıştay savcılarının atanma şartlarını değil, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'nin sekiz yıllık personel politikasını da yeniden tartışmaya açmış görünüyor.
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Liyakat gerçekten güçlendiriliyor mu, yoksa geçmişte gevşetilen kurallar yeniden sıkılaştırılarak eski bir dengeye mi dönülüyor?
Bu sorunun cevabı, yalnızca kanun metninde değil; bundan sonra yapılacak atamalarda kendisini gösterecek.