Bir liralık teşvik, bir damla vicdan…

Bize özgü bazı alışkanlıklar vardır. Dünyanın en doğru sistemini de kursanız, onu kısa sürede kendi usulümüze uydurmanın bir yolunu buluruz. Bunun arkasında kimi zaman ekonomik sıkıntılar, kimi zaman da "adam sende" anlayışı vardır.

Çünkü Türkiye'nin kronik sorunlarından biri, iyi fikir üretmekten çok, iyi fikirleri doğru uygulayamamaktır. Çoğu zaman sorun sistemde değil, sistemi kullanma biçimimizdedir. En doğru uygulamayı bile kısa sürede amacından uzaklaştırabilecek bir pratik zekâ geliştirmekte üzerimize yok.

Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sistemi bunun son örneği olmaya aday.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın 1 Temmuz itibarıyla Türkiye genelinde devreye aldığı sistem, çevre politikaları açısından önemli bir eşik niteliğinde. Plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajlarının geri toplanmasını hedefleyen uygulama sayesinde hem doğal kaynakların korunması hem de milyarlarca liralık ekonomik değerin yeniden üretime kazandırılması amaçlanıyor.

Sistemin amacı son derece açık ve doğru. Vatandaş kullandığı plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajını iade ediyor, karşılığında 1 lira teşvik alıyor. Böylece hem çevre korunuyor hem de geri dönüşüm ekonomisine ciddi katkı sağlanıyor.

Hedefler küçümsenecek gibi değil. Her yıl 25 milyar ambalajın geri dönüşüme kazandırılması, ekonomiye yaklaşık 30 milyar liralık katkı sağlanması, enerji tüketiminin ve karbon salımının azaltılması bekleniyor. Dünyanın pek çok ülkesinde başarıyla uygulanan depozito sistemi, Türkiye'nin de döngüsel ekonomiye geçişi açısından önemli bir adım.

Buraya kadar her şey güzel...

Ancak mesele tam da burada başlıyor.

Sistem doğru kurulmuş olabilir ancak ekonomik modeller kadar insan davranışları da önemlidir. Bir sistem tasarlanırken insanların teşviklere nasıl tepki vereceği de hesaplanmalıdır.

Çünkü ekonomik literatürde iyi bilinen bir gerçek vardır: Yanlış kurgulanmış teşvikler, istenmeyen davranışları da ödüllendirebilir.

Nitekim uygulamanın ilk günlerinde ortaya çıkan bazı görüntüler tam da bunu düşündürüyor.

Bir kamu kurumunda ilginç bir manzaraya tanık olduk. Çalışanların, 12'li paketler hâlindeki pet şişe suların içini (bir şekilde) boşaltıp, ambalajları bozmadan doğrudan DOA makinesine götürdüklerini gördük. Makinenin önünde oluşan kuyruk ise işin başka bir boyutuydu.

Ortada çevreyi koruma bilincinden çok, "şişe başına 1 lira" hesabı vardı. Burada kazanılan para değil, kaybedilen anlayış dikkat çekiyor.

Henüz tüketilmemiş suların boşaltılmasıyla elde edilen kazancın çevreye nasıl bir katkısı olabilir?

Çünkü geri dönüşümün amacı kullanılabilir bir ürünü çöpe dönüştürmek değildir. Amaç, tüketildikten sonra atık hâline gelen ambalajın yeniden ekonomiye kazandırılmasıdır. İçilebilir suyu lavaboya döküp sadece şişesinden gelir elde etmeye çalışmak, çevrecilik değil; teşvik mekanizmasının açıklarından yararlanmaktır.

Bir yandan su israf edilirken diğer yandan geri dönüşüm yaptığını düşünmek, sistemin ruhuyla ne kadar bağdaşır?

Üstelik bu örnek yalnızca o kamu kurumuyla da sınırlı kalmayabilir.

Askeri birliklerde, öğrenci yurtlarında, kamuya ait fabrikalarda, hastanelerde ve toplu tüketimin yoğun olduğu her yerde benzer davranışların görülmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Ekonomide buna "ahlaki tehlike" denir. Sistemin amacı dışında kullanılmasına yol açan teşvikler, zamanla kamu kaynaklarının verimsiz kullanılmasına neden olur. Devlet geri dönüşümü teşvik ederken, vatandaş teşviki gelir kapısına dönüştürmeye çalışırsa kazanan çevre olmaz.

Çünkü mesele makine değil...

Mesele zihniyet.

DOA sistemi çevre için önemli bir kazanım olabilir. Topluma geri dönüşüm bilincini de kazandırmak gerekir. Türkiye'nin ihtiyacı yeni projelerden önce, mevcut projelerin ruhuna uygun uygulanabilmesidir.

Çünkü mesele sadece plastik şişe değildir.

Bir lira kazanmak uğruna bir şişe suyu dökebiliyorsak, aslında kaybettiğimiz şey çevre bilincinden çok daha fazlasıdır.

Ekonomi yalnızca para kazanma sanatı değildir; kaynakları doğru kullanma kültürüdür. Kaynağı israf ederek teşvik kazanmaya çalışıyorsak, sistemi değil, kendimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekir.