Batı’nın taarruzu kendisini vurmaya başladı...

Son zamanlarda dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa yöneldiği bir gerçek...

“Tek kutuplu dünya” ABD ve Batı Avrupa’nın hegemonyasına dayandığı, “çok kutuplulaşma” eğilimi ise Rusya ve Çin tarafından geliştirildiği için bu iki eğilim arasındaki çatışma bir “Doğu-Batı” çatışması gibi görünüyor...

Birkaç yıl öncesine kadar bu çatışma ekonomik alanda yoğunlaşıyordu...

Özellikle Ukrayna savaşı sonrasında ise siyasi ve askeri bir nitelik kazandı...

“Ukrayna savaşı” dediğimiz zaman genellikle Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği “özel operasyon” sonrasında başlayan askeri çatışmayı kastediyoruz. Ancak her askeri operasyon, siyasal yöntemlerle çözülemeyen sorunları güç kullanarak çözme amacı taşıdığından ve siyasi sorunlar da ekonomik çıkarların çatışmasından ayrılamayacağından taraflar arasındaki husumet ekonomik ve siyasal kökenleri anlaşılmadan analiz edilemez.

***

Bu savaş ilk önce ABD ve Batı ülkeleri tarafından Rusya ve Çin’in “komünizm” döneminden kalan devlet sistemlerinin dağıtılması ve ekonomilerinin Batı’nın çok uluslu şirketleri tarafından ele geçirilmesi şeklinde başladı...

Rusya’da ordu başta olmak üzere devlet kurumları bu girişime bir askeri darbe girişimi ile cevap verdiler; ancak bu girişimin Yeltsin liderliğindeki Batı yanlısı liberal güçler tarafından bastırılması sonucunda Rusya ABD’nin güdümüne girdi...

Çin’de ise liberalleşme hareketlerinin Komünist Partisi’nin sert tutumu sonucunda dağıtılmasına karşın aynı yıllarda “devlet güdümlü liberalleşme” diyebileceğimiz bir süreç başlatıldı. Bu süreç, başta ABD olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkelerle ekonomik alanda işbirliği ve ülkenin eski alt yapısını uluslararası piyasalardan ağlanan fonlarla devlet denetiminde dönüştürme biçiminde bir yol izledi...
Sonuçta 1991’i izleyen yaklaşık on yıl boyunca ABD ve Batı dünyası dünyayı “tek kutuplu” hale getirirken bu ülkelerin ekonomilerini de etkileri altına aldılar.

***

2000 yılında Yeltsin’in devlet başkanlığından istifa etmek zorunda kalmasıyla onun yerini Putin aldı. Putin’in iktidarı, Rusya’nın ekonomik bağımsızlığını yeniden kazanma ve siyasi bağımsızlığını kazanmış eski Sovyet cumhuriyetlerini ekonomik işbirliği amacıyla kurulmuş örgütler çerçevesinde tekrar Rusya çevresinde bir araya getirme dönemi olarak adlandırılabilir...

Bu girişim, Orta Asya cumhuriyetlerini Rusya’nın etki alanına çekme açısından başarılı olmasına karşın eski Doğu Bloku ülkeleri ile Baltık ülkeleri (Letonya, Litvanya ve Estonya) açısından başarısız olmuş....

Rusya ile etnik bağları olan Ukrayna ve Beyaz Rusya ise o dönemde bir tür tarafsızlık politikası izlemeye çalışmışlardı.

***

Bu gelişmeler, egemenlik alanının parçalanmakta olduğunu gören ABD ve Batılı emperyalist ülkeleri harekete geçirmiş, Doğu Blokunun dağılmasının ardından küresel bir jandarma gücü olarak korumaya alınan NATO bu bölgeleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir...

Putin, bu hamlelere Batılı şirketlerin Rusya’daki kolları durumunda olan oligarkları tasfiye ederek, petrol ve doğalgazı yeniden devlet güdümüne alarak, Beyaz Rusya’yı yanına çekerek ve ABD’nin Ortadoğu’da başlattığı Arap Baharı harekatına karşı Suriye’deki Esad rejimine destek vererek cevap vermiştir...

Bu süreçte Rusya ve Çin, 1900’lü yılların ortalarından itibaren başlattıkları yakınlaşma politikasını güçlendirmişler ve 1996 yılında Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ı da aralarına alarak Şanghay İşbirliği Örgütünü (ŞİÖ) kurmuşlardır. 2001 yılında Özbekistan da bu gruba katılmıştır. 2009’da Rusya, Çin ve Hindistan Brezilya’yı da aralarına alarak BRIC’i oluşturmuşlar, Şanghay İşbirliği Örgütü 2017’de Hindistan ve Pakistan’ın katılımıyla genişlerken, BRIC de 2011’de Güney Afrika Cumhuriyetini içine alarak BRICS adını almıştır. Daha sonra İran, Etyopya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan da bu örgüte katılmışlardır...

ABD ve Batı Avrupa’nın bu hamlelere cevabı, Ukrayna’da Rusya ile iyi komşuluk ilişkilerini devam ettirmeye çalışan Yanukoviç hükümetini bir “Soros-CIA” darbesi ile devirmek ve ülkenin başına Poroşenko ve Zelensky gibi kuklalarını getirmek olmuştur. Bu arada NATO Doğu’ya doğru genişletilmiş, İsveç ve Finlandiya’nın da NATO’ya alınmasıyla Rusya Batı’dan kuşatılmıştır...

İşte Ukrayna ve Gazze’de patlak veren savaşların gerisinde yer alan ve bu savaşları doğuran tablo budur.

***

Putin yönetimi, bu tabloya karşı Ukrayna’nın kendi içindeki Rus kökenli halkı katliam ve sürgünlerle “temizleme” girişimine karşı “önleyici” bir darbe ile Ukrayna’yı böler ve topraklarının bir bölümünü ilhak ederken, Gazze’de yönetimini elinde bulunduran HAMAS da ABD’nin Ortadoğu’da Suudi Arabistan başta olmak üzere kendisiyle işbirliği yapan ülkeler ile İsrail’i barıştırarak Gazze’yi Mahmud Abbas yönetimindeki İsrail işbirlikçisi kliğe teslim etme girişimine karşı harekete geçmiştir...

Kafkaslar’da Azerbaycan’ın Batı işbirlikçisi Ermenistan yönetimi tarafından ilhak edilen Karabağ’a karşı operasyon başlatması ve bu bölgeyi kendi denetimine alması da bu tablo içinde düşünülmelidir.

***

Gelinen noktada Baltık Denizinden başlayıp Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak, Suriye ve Filistin ile Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e kadar uzanan bir hat üzerinde iki cephe çarpışmaktadır...

Türkiye tam da bu hattın ortasında yer almakta ve çatışmanın dengelerini değiştirebilecek bir konumda bulunmaktadır...

Batı cephesinin, başlattığı taarruzun Ukrayna ve Gazze’de kendisini vurmaya başladığı şu günlerde Türkiye üzerindeki baskısını artırmasının sebebi budur. Bu baskıya teslim olmanın Batı’yı kurtarıp kurtaramayacağını bilemeyiz, ama teslimiyetin Türkiye’yi çok büyük belalarla karşı karşıya bırakacağı kesindir.