Ankara Sanayi Odası (ASO) Haziran ayı Meclis Toplantısı’nda konuşan ASO Başkanı Seyit Ardıç, ABD–İran geriliminin diplomasi masasına taşınmasının umut verici gelişme olduğunu söyledi. Ardıç bu kapsamda enerji arz güvenliğinden ticaret yollarına kadar geniş bir alanda belirsizlik üreten bu sürecin silahla değil diplomasiyle çözülmeye çalışılmasının, küresel istikrar adına başlı başına bir kazanım olduğuna vurguladı.
Bugün dünya ekonomisini anlamak için yalnızca büyüme rakamlarına, enflasyon oranlarına ya da merkez bankalarının faiz kararlarına bakılmasının yeterli olmadığını dile getiren Ardıç, dünyada çok daha derin bir dönüşüm yaşandığını ve bu dönüşümün merkezinde sanayi, üretim ve teknolojinin olduğunu söyledi. Bu kapsamda 1990 yılına ilişkin rakamlar paylaşan Ardıç, “1990’da dünya imalat sanayiinden yalnızca yüzde 3 pay alan Çin, bugün tek başına küresel üretimin yaklaşık üçte birini gerçekleştiriyor. Aynı dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin payı yüzde 23’ten yüzde 16’ya, Japonya’nın payı yüzde 13’ten yüzde 5’e, Almanya’nın payı ise yüzde 9’dan yüzde 4’e geriledi. Türkiye’nin payı ise 1990’da yüzde 0,86 iken, bugün ancak yüzde 1,3 seviyesine ulaşabildi. Yani üretim kapasitemizi artırmış olsak da küresel ölçekte arzu edilen sıçramayı henüz gerçekleştiremedik. Bu bir muhasebe tablosu değil; dünyanın güç ekseninin değiştiğini gösteren bir haritadır” ifadelerini kullandı. Ardıç şöyle devam etti:
“Bir zamanlar Atlantik dünyasının kontrolündeki üretim düzeni, bugün büyük ölçüde Asya-Pasifik eksenine kaymış durumda. Çin; ölçek ekonomisi, devlet destekleri, enerjiye erişim, lojistik kapasite, teknoloji yatırımları ve uzun vadeli sanayi politikasıyla dünyanın üretim merkezi hâline geldi. Üstelik artık dünya yeni bir sanayi çağına giriyor ve bu çağda ucuz iş gücü tek başına belirleyici olmaktan çıkıyor. Enerjiye erişim, teknoloji üretme kapasitesi, yapay zekâ, veri hâkimiyeti ve kritik hammaddelere erişim, yeni dönemin temel belirleyicileri hâline geliyor. İşte bu yüzden sanayi, bugün yeniden bir devlet meselesidir. Dün bize “piyasa her şeyi çözer” diyen ülkeler, bugün çipten bataryaya, savunmadan yapay zekâya kadar kendi sanayilerini ayakta tutmak için milyarlarca dolarlık kamu kaynağını seferber ediyor. Çünkü herkes gördü ki sanayisi olmayan bir ülkenin ne ekonomisi ne diplomasisi ne de savunması uzun süre ayakta kalamaz. Sanayisiz bir ekonomi, köksüz bir ağaç gibidir; gövdesi ne kadar heybetli görünürse görünsün, ilk sert fırtınada devrilir.”
SANAYİDE İVME KAYBI
Sanayide yaşanan ivme kaybını yalnızca makro göstergelerde olmadığını, firmaların bilançolarında da net biçimde görüldüğünü söyleyen Ardıç, “Asıl kırılma; firmaların mali yapılarında, kârlılıklarında ve finansman yüklerinde kendini gösteriyor. Geçen hafta açıklanan Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması bize şunu söylüyor: Sanayimiz üretmeye, ihracat yapmaya ve ekonominin ana taşıyıcı kolonu olmaya devam ediyor; ama bunu artık çok daha zor koşullarda yapıyor. Nitekim üretimden satışlar nominal olarak yüzde 28 artmış görünse de bu artışın reel karşılığı yalnızca yüzde 2,1 düzeyinde kalıyor. Yani rakam büyük, kazanç küçük. İşte asıl mesele de tam burada başlıyor. Çünkü önemli sorun kârlılıkta. Veriler, sanayicimizin daha çok üretip daha çok sattığını ama aynı oranda kâr edemediğini gösteriyor. Bugün büyük sanayi kuruluşlarımızda faaliyet kârının neredeyse tamamı, yaklaşık yüzde 85’i finansmana gidiyor. Yani sanayici alın teriyle kazanıyor, kazandığını faize veriyor; bu durum işletme sermayesini ve rekabet gücünü doğrudan kısıtlıyor” değerlendirmesi yaptı.