Arada kalanların hikâyesi…

1999-2008 arasında işe girenlerin emeklilik hayatına ulaşma koşulları içler acısı….

Çalışma hayatı ile ilgili yıllar içinde alınan siyasi kararlar açık bir adaletsizlik ürettiği için yaşanan tablo artık zorluk sınırını aşıyor. Adaletsizlik hissine dönüşüyor. Milyonlarca insan ne tam anlamıyla emekli olabiliyor ne de çalıştığı yılların karşılığı olan kıdem tazminatına ulaşabiliyor.

Aynı işi yapan insanlar, sadece işe başlama tarihleri farklı diye bambaşka kurallara tabi tutuluyor.

Her şeyin kırıldığı tarih ise 8 Eylül 1999.

Bu tarihten önce işe girenler için sistem nispeten daha insaflı. 15 yıl çalışıp 3600 gün prim dolduran biri, isterse işten ayrılıp kıdem tazminatını alabiliyor. Yani en azından bir çıkış kapısı var.

Ama 1999’dan sonra işe girenler için o kapı neredeyse kapanıyor. Karşımıza daha ağır şartlar çıkıyor.

Ya 25 yıl bekleyeceksin ve 4500 günü dolduracaksın, ya da 7000 gün prim ödeyeceksin. Bunları yapmadan kendi isteğinle işten ayrılırsan, yıllarca çalışmış olsan bile kıdem tazminatı alamıyorsun.

Asıl çarpıcı olan; en büyük mağduriyet ise tam ortada kalan kesimde, yani 1999 ile 2008 arasında işe girenlerde yaşanıyor.

Bu insanlar ne eski sistemin avantajlarına sahip ne de yeni sistemin görece esnekliğine. Bir anlamda iki dönemin arasında sıkışmış durumdalar. Daha kötüsü, bazı durumlarda kendilerinden sonra işe girenlerin daha erken hak kazanabildiğini görüyorlar.

Bu da doğal olarak şu soruyu doğuruyor:
“Ben daha önce çalışmaya başladım, neden daha geç hak kazanıyorum?”

Bu sorunun makul bir cevabı yok.

Kıdem tazminatı ise işin en can yakıcı kısmı. Çünkü kıdem, bir çalışanın yıllarca verdiği emeğin karşılığıdır. Ama bugünkü sistemde insanlar o emeğin karşılığına ulaşamıyor.

Prim gününü dolduruyor, yetmiyor.
Yıllarca çalışıyor, yetmiyor.
İşten ayrılmak istiyor, ama ayrılsa tazminat alamıyor.

Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: İnsanlar çalıştıkları işte adeta kilitli kalıyor. Ne rahatça iş değiştirebiliyorlar ne de emeklerinin karşılığını alabiliyorlar.

Bu durum ciddi bir güven sorununa yol açıyor. İnsanlar “Ne yaparsam yapayım, karşılığını alamayacağım” duygusuna girerse asıl tehlike orada başlar.

Bugün yaşanılan sorun teknik değil, sistemin kendisinde sorun var.

Yıllar içinde yapılan değişiklikler, geçiş dönemleri doğru planlanmadan hayata geçirildi. Yük ise en çok “arada kalanlara” bindirildi.

Sonuç: Emekli olamayan, kıdemine ulaşamayan, geleceğini planlayamayan milyonlar…

Ve giderek büyüyen bir soru: “Bu sistem gerçekten adil mi?”