Türkiye’nin camileri TOKİ mimarisine teslim

Yazar Gürsel Korat

Yazar Gürsel Korat



Okunma 12 Ekim 2017, 09:16

Yazar Gürsel Korat, “İstanbul camilerinin formu TOKİ tarafından tek tipleştirildi. 21’inci yüzyıla uygun farklı bir mimari mümkünken Ankara’ya kubbeli sultan camisi yapmak hem İstanbul’un biricikliğini hem de Ankara’nın özgünlüğünü bozdu” dedi.

Röportaj: Uğur Duyan

Gürsel Korat, Ankara’da son zamanlarda çokça konuşulan Opera’daki Altındağ Camisi’ni değerlendirdi. Bu caminin, İstanbul’daki kubbeli camilerin aynısı olduğunu söyleyen Korat, “İstanbul camilerinin formu TOKİ tarafından tek tipleştirildi. 21’inci yüzyıla uygun farklı bir mimari mümkünken Ankara’ya kubbeli sultan camisi yapmak hem İstanbul’un biricikliğini hem de Ankara’nın özgünlüğünü bozdu dedi.

Gürsel Korat, romandan öyküye, deneme yazarlığından eleştirmenliğe kadar geniş bir yelpazede eserler verdi. Zaman ve mekan kavramlarını öne çıkartan yazar, edebiyatının merkezine Kapadokya’yı yerleştirmekle yetinmeyip kentlere ve mimariye özel bir dikkatle eğildi. Kapadokya, Kayseri ve Ankara üzerine çalışmaları bulunan Korat, serbest gazeteci olarak Balkanlar’da, Anadolu’da ve Suriye’de pek çok kenti gezme şansı bulmuş bir edebiyatçı.

Yazar Gürsel Korat ile Ankara’yı ve Ulus’u konuştuk.

Siz Ulus’u Ankara’nın “mimari çehresi” ve “tarihi özü” olarak değerlendiriyorsunuz.  Ulus’u yansıtan tarihsel öz hangi yapılardır?

Bir yazımda “İnsan Ankara’da olduğunu Ulus’u aklına getirmeden düşünemez, Ulus’u düşünmeden bu kenti tanımlamakta güçlük çeker” demiştim.  Çünkü burada cumhuriyetin kuruluş dönemi ruhunun mimari dokusu vardır: Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi, Olgunlaşma Enstitüsü, TRT, THK gibi kurumların binaları moderniteye ait mimari eserlerdir. Resim ve Heykel Müzesi, Etnografya Müzesi binaları neo klasik yapılardır. İlerde köprünün hem yanında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası binası; Gençlik Parkı’na doğru ilerlerken Opera Binası ve karşısındaki Kültür Bakanlığı binası. Bu saydıklarımız da neo-klasik mimari içerisindedir.  Neo-klasik döneme ait asıl iyi örnekler bir az daha ileride başlar. Heykel’e doğru gidersek Osmanlı Bankası, Ziraat Bankası, Küçük Tiyatro, Tekel Binası, Akşam Lisesi; İş Bankası, Başvekalet binaları. Heykel’den aşağıya doğru: Birinci ve İkinci Meclis binaları, Sayıştay ve Ankara Palas. Bu binalar Ankara’nın tarihsel özüdür.

O zamandan kurgulanmış

Aslında Cumhuriyet’in yeni mimari tarzı oluşturulurken, konunun çok iyi ele alındığı anlaşılıyor. Aydınlıkevler’den Çankaya’ya doğru uzanan direkt bir hat olduğunu hissedebiliyoruz. Belli ki o zamanlarda Jansen tarafından kurgulanmış ve halen (izleri paramparça) duran bir hat bu. Adım adım Kızılay’a doğru yükselir ve Çankaya’ya tırmanırken aklımıza şu gelir: Eski ile yeni, bir sarkacın iki ucuna yerleştirilmiş gibidir.

Bütün caddeler paramparça edildi

Peki, bu tarihsel öz ve mimari çehre günümüzde nasıl bu hale gelmiş?

Ankara’nın tarihi arka planının iyi değerlendirilmediğini düşünüyorum. Benim bu konudaki eleştirilerim yalnızca Ankara için değildir. Benim tezim ‘Türkiye’de geçmiş doku neden tahrip edildi?’ sorusunun altından çıkar. Bunun iki nedeni var. İlki, Türkiye’nin gayrimüslimleri de içeren geçmişine tahammül edemeyen ideolojik tutum yüzünden 1950’lerden itibaren birçok yerde şehirlerin çehresi değişti. İkincisi, inşaat başlayınca da rant devreye girdi. Şehir planı, yükseklik esas alınarak yapıldı. Şehir, yatay ve planlı olarak gelişebilecekken dikey büyüdü.  Bu da işte şu sarkaca benzettiğim temel aks üzerinde, yani Atatürk Bulvarı’nda açıkça görülür. Kızılay’daki binalar otuz yılda dört kattan on dört kata çıktı. Arka sokaklardaki konutlarda da bahçeli küçük apartman konsepti değişti, otoparkı olmayan bitişik düzen apartman yaşamı başladı. Otopark yapılmadan inşa edilen bütün bu binaların nasıl kaotik bir düzen oluşturduğunu anlamak zor değil. Altı üstü, yetmiş yılda büyümüş bir şehirden söz ediyoruz. Bomboş alana bir şehri böyle anlaşılmaz bir labirent biçiminde kuran, kendi kurduğu binaları ve ormanları bile yok ederek şehri genişleten bir imar anlayışı dünyada bizden başka hangi ülkede görülür, bilemiyorum. Rant her yerde var da başka ülkelerde korumadan ödün vermeyen bilimsel, kültürel ve ahlaki bir çerçeve de var. Bu topraklar başka yerlere de benzemez üstelik. Ayağımızın değdiği her yerde kadim kültürlerin izi var, bu hoyratlık iyi bir şey değil.

 ‘Sokaklarını koruyamayan ülke vatan değil barınaktır’

Sokakların Ölüm’ünde, ‘Sokaklarını koruyan bir ülkenin vatan olabileceğini düşünüyorum, sokaklarını yok eden bir ülkenin ise kanımca bir barınaktan farkı yoktur diyorsunuz’

Bir adım daha giderek, sokaklar bile istimlak edildi diyorum. Türkiye’nin sokaklarını, caddelerini yaklaşık yetmiş yıldır yöneten İnşaat Partisi tarafından. Bütün partilerin ortak partisidir o.

Ulus’u ulus yapacak bir plan yok

Siz Ulus’un tarihsel dokusunun korunamadığını, Cumhuriyet Modernleşmesinin yarım kalmışlığı gibi yarım kaldığını söylüyorsunuz özetle. Bu bağlamda da yeniden üretildiğini ifade ediyorsunuz.

Ellilerden sonra yapılan yapılarda Ankara’ya özgü bir şey var mı? Yok. Oysa öncesinde bir sivil mimari var Kaleiçi’nde gördüğümüz. Hamamönü’nde kurtarmaya yönelik bir şeyler yaptılar ama bunlar bende etnoğrafya müzesindeki plastik bir ölgünlük olur ya böyle bir duygu uyandırdı. Oysa Ulus ve çevresinin korunması bir toplamın ürünü olarak ele alınmalıydı. Korumayı esas alan nazım planı yapılmalı ve Ulus’u Ulus yapacak bir plan tasarlanmalıydı. Yıkılmış binanın yerine yenisini yapmak doğru bir yaklaşım olmaz. Yeni bir bakış açısıyla eskiyi koruyan bir yaklaşım geliştirmeli, eskiye saygıyı bir kural haline getirmeliyiz. Oysa bildiğiniz gibi bizde geçmişi korumaktan çok yıkmak esastır, fakat bunun yanında da geçmiş abarta abarta övülür. İnsan kendi yaptığıyla övünürse ona hoş bakılmaz. Gerçek övgü, başkaları tarafından yapılandır. İnsan kendi yapıtını sözle değil, yaratıcı ve koruyucu tutumuyla beğendirebilir.

Anıtsal ideoloji meselesi var bir de sizin Ankara’yı ele alırken kullandığınız.

Aslında mimari ve heykel bağlamında kullandığım bir kavramdı o zamanlar. Sonra kapsamını genişlettim. Her toplumun mimari tutumunda böyle bir ideoloji saklı çünkü. Cumhuriyet’in ilk yıllarında  meydanlar, anıtlar ve hükümet konakları ekseninde bir şehir merkezi tasarımı varken, günümüzde şehir trafiğinin hızlanmasından dolayı AVM’ler ve yüksek binalar ekseninde bir anıtsal ideoloji göze çarpıyor. Bir de camiler bu anıtsal ideolojinin göstergeleri oluyor elbette.

Osmanlı’da cami hiyerarşiktir

Cami demişken, Opera’daki camiyi nasıl değerlendiriyorsunuz. Hem mimari tarzı hem de Ankara’nın kendi tarihsel arka planı kapsamında?

Kocatepe Camii yapılıncaya kadar en az iki minareyle temsil edilen Selâtin camilerinin bir örneği Ankara’da yoktu. Şimdi düşünüyorum da, (Sivas ve Erzurum’daki gibi çifte minareler, Selçuklu dönemine ait olduğundan zaten sınıflama dışında kaldığı için) İstanbul, Bursa (Murat Hüdavendigar’ın yaptırdığı Ulucami), Şam (Sultan Selim’in yaptırdığı Selimiye), Mekke (Abdülhamit’in yaptırdığı Anberiye Camii), Manisa ve Edirne dışında çift minareli cami zaten yok. Halep’te ve Üsküp’te de görmüş değilim. Selatin Camilerinin bulunduğu yerlere dikkatinizi çekerim, rastgele yapılmadıkları açık. Nedeni şu: Buralar din için ya da siyaset sınıfı için önemli yerlerdir; ya şehzade şehridir, ya manevi anısı vardır ya da eski başkenttir de ondan sultan camileri oralarda yapılabilmiştir. Bundan da Osmanlı’da minarelerin belli bir hiyerarşiyi temsil ettiği rahatça anlaşılır. Yani o zamanlar bir paşa çıkıp “benim param çok istersem dört minareli cami yaparım” diyemezdi.

Peki, bu bağlamda Ankara?

Hiçbir zaman sultan şehri olmamış olan Ankara’ya dört minareli on iki şerefeli kubbeli sultan camisi kondurmak doğru değil.

Türkiye’nin camileri toki mimarisine teslim edildi

Kubbeli mimari formu ile inşa edilen sultan camileri tektipleşti. Diğer kentlere de inşa edildi benzer formda camiler. Yaygınlaşarak da sürüyor. Oysa her şehrin tarihsel dokusu ve mimari geçmişi farklılıklar içerir. Bölgelerin özelliklerine uygun, bir senteze varılmış cami bile yapamayanlar, boşuna inovasyon lafını ağzına almasın. Yapılana bir bakar mısınız, kendince bir mantığa dayanan ve İstanbul’a damgasını vuran cami formu TOKİ’ye teslim edilerek tek tipleştirildi. 21’inci yüzyıla uygun farklı bir mimari mümkünken Ankara’ya kubbeli sultan camisi yapmak hem İstanbul’un biricikliğini hem de Ankara’nın özgünlüğünü bozdu. Ulus’ta yapılan cami maalesef Osmanlı ruhunu belki uzaktan anımsıyor ama yansıttığı şey Ataşehir’deki TOKİ camiinin ruhudur.

Gürsel Korat, 1960'ta doğdu. Çocukluğu ve ilkgençliği Kayseri'de geçti. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi'nde tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımladı. Bazı film projelerinde senarist olarak yer aldı. Halen Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisidir. Yazar Kalenderiye adlı romanı ile ‘Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nü (2009), Yine Doğdu Tanyıldızı adlı romanı ile ‘Ankara Üniversitesi Roman Ödülü’nü (2015) ve Unutkan Ayna adlı romanı ile de ‘Orhan Kemal Roman Armağanı’nı (2017) kazanmıştır.

Gürsel Korat Zaman Yeli, Güvercine Ağıt, Kalenderiye, Yine Doğdu Tanyıldızı, Unutkan Ayna, Rüya Körü, Ay Şarkısı adlı romanların yanı sıra Dalgın Dağlar adlı bir öykü kitabını yazmıştır. Yazar Sokakların Ölümü’nde  şehir ve sokak kavramlarını irdeler. Taş Kapıdan Taçkapıya: Kapadokya adlı inceleme kitabı ise Kapadokya hakkında ulaşılabilecek temel başvuru kitaplarından biri sayılır.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.