Şiir de hekimlik de insana dokunan alanlar: Şiir bir okyanustur

Dr. Serdar Koç

Dr. Serdar Koç



Okunma 10 Ağustos 2017, 09:23

Zehra Şahindokuyucu'nun röportajı

Şairlik ve doktorluk yapan bir insan. Her iki alan birbirinden ayrı da olsa, her iki alanda da insani değerler için emek harcayan, Ankara Tabip Odası Kültür ve Sanat Komisyonu üyesi Dr. Serdar Koç,  yazın hayatına nasıl başladığını, şiirin kendisi için ne anlama geldiğini, öte yandan şairlikle birlikte götürdüğü hekimliği, yaşama bakışını ve kendi Ankara’sını  “Başkent”e anlattı.

Şairlik ve hekimlik birbirinden çok ayrı alanlar? Şiire nasıl merak sardınız?

Bu sorunun cevabı çocukluğumdadır. Babam Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmendi. Bu nedenle kitaplarla çok küçükken tanıştım. Evimiz kütüphane gibiydi. Her yandan kitap fışkırırdı. Kitaplar arasında şiir de, roman da, öykü de vardı. Her fırsatta okuyan bir çocuktum. Ortaokulu ve liseyi de Öğretmen Okulu gibi çok verimli bir okulda okudum. Üniversitede tıp öğrenciliğim sırasında derslerden sıkıldıkça şiire sarıldım. Dizeler yazmaya başladım. Dizeler biriktikçe şiirler ortaya çıkmaya başladı. Bununla birlikte, uzun süre kendimi şiire dahil saymadım ve şiirin okur tarafındaydım. 20-25 yıl şiir pişirdikten sonra “galiba şiir yazıyorum” dedim. 40 yaşımdan sonra. Halen de kendimi şair saymıyorum. Biz şiirin bir ucundayız. Şiire yaklaşmaya, dokunmaya çalışıyoruz.

Hayyam’ın çağdaşı olan Nizâmî-i Arûzî Semerkandî diye bir şair var. Semerkandî genç şairlere öğüt verirken şunu söylüyor: “Şair; gençlik yıllarında geçmiş şairlerin şiirlerinden yirmi bin beyit öğrenmeli, sonraki şairlerin şiirlerinden de on bin kelime görmüş olmalıdır. Usta şairlerin divanlarını sürekli okumalı ve onların sözün/şiirin darboğazlarına nasıl girip çıktıklarını öğrenmelidir. Böylece şiir yolları ve türleri, onun tabiatına resmedilmiş ve şiirin kusur ve hüneri onun akıl sayfasına nakşedilmiş olur. Böylece şiiri ilerlemeye yüz tutar ve yeteneği gelişmeye başlar.” “Her ilimde şiir kullanıldığı gibi, şiirde de her ilim kullanılır.” diyor. Bu şair bunu 1100’lü yıllarda söylemiş. Yani var olan şiir ve kültür mirasını enine boyuna okuyup içselleştirmeden şiire soyunmamak lazım aslında. Bizim ciddi bir şiir mirasımız var. Onun dışında komşu ülkelerden başlayarak inanılmaz bir şiir ve edebiyat kültürü var. Bu tarafta ciddi bir Fars şiiri, Arap şiiri öbür yanda Yunan şiiri, Bulgar şiiri, Rus şiiri vb. var. Öte yandan dünya şiirine açıldığınızda Latin, İngiliz, Fransız, Alman, İspanyol, İtalyan vb. şiiri var. Ötede Afrika şiirinden, Çin, Hint, Eskimo şiirine… Her dilde çok güzel şiir örnekleri var. Kısaca inanılmaz bir gayya kuyusu, inanılmaz bir okyanus, içinde kaybolup gideceğiniz bir orman… Bu kültürlerin hepsine vakıf olmaya çalıştığınızda buna bir ömür değil ömürler yetmez. İnsan için sayısız ömür alabilecek kadar çok şiir dünyası var. Bizler de bu dünyaya ucundan kıyısından dokunmaya çalışıyoruz. Yangında kurtarılacak nesneler dökümünde belki en sondadır şiir ama yine de hayatın olmazsa olmazıdır.

Öğrenim hayatınızdan söz eder misiniz?

Ben Öğretmen Okulu mezunuyum. Öğretmen Okulları, eski köy enstitülerine çok benzer, devamıdır. Bu noktada babamla eğitim hayatımız da biraz paralellik gösteriyor. Babamla 20 yıl arayla aynı okulda okuduk. O köy enstitüsü döneminde okudu. Ben öğretmen okulunda okudum. Akpınar Köy Enstitüsü. Akpınar Öğretmen Okulu. Burada enteresan bir benzerlik daha var, babam köy enstitülerinin son dönemi ben de öğretmen okullarının son dönemi mezunuyum.

Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okulları ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Köy Enstitüleri, Türkiye için çok büyük bir şanstı. Ömrü çok kısa sürdü. Yaklaşık 10 yıl kadar. Ama bu 10 yılda, Köy Enstitüleri Anadolu aydınlanmasına büyük katkıda bulundu. Köy Enstitüsü kuşağı ülkenin ciddi bir aydınlanma, sorgulama, analiz etme, düşünebilme damarını oluşturdu. Ben de o anlamda büyük bir şansa sahiptim. Orada okumuş bir babanın çocuğuydum. Bu noktada Öğretmen Okulları da köy enstitüleri geleneğini sürdüren bir yapıya sahipti. Öğretmen Okullarının çok iyi bir altyapısı vardı. Örneğin, benim okuduğum Samsun Lâdik Akpınar Öğretmen Okulu’nun çok büyük bir kütüphanesi vardı. Tüm dünya klasiklerini bulmak mümkündü. Okul bütün edebiyat dergilerine aboneydi ve o dergilere ulaşabilme şansımız vardı. Bu okulların teknik alt yapıları da olduğu için, o kütüphanedeki kitapların hepsini biz öğrenciler ciltlemiştik. Okulda iş atölyelerimiz, resim, müzik atölyelerimiz, fizik, kimya, tarih-coğrafya laboratuvarlarımız vardı. Biz tüm derslerimizi bu atölyelerde yaparak ezberci olmayan bir eğitim aldık. Örneğin iş atölyelerimizde kitap ciltledik, kendi kalem kutularımızı, çöp kutularımızı, sıramızı, sobamızı vb. yapardık. Fizik, kimya laboratuvarlarında ise hocalarımız birçok deneyi bize göstererek öğretirlerdi. Bu durum köy enstitülerinden devraldığımız bir gelenekti. Bu okullar kendi kendine yeten ve üreten okullardı. Kendi gıdamızı bile kendimiz üretebiliyorduk. Örneğin bir kıtlık olsa, sanırım bu okullarda aç kalmazdık.

Öğretmen Okulunda okumuş olmam bana inanılmaz bir zenginlik kattı. Ben Öğretmen Okulunda okurken Gogol, Çehov, Dickens, Balzac, Zola, Tolstoy, Dostoyevski gibi dünya klasiklerinin unutulmaz yazarlarını ve kendi edebiyatımızın bilinen eserlerini okuma olanağım oldu. Bu benim dünyamı inanılmaz zenginleştiren bir durumdu. Bizim edebiyat hocalarımız da çok iyi, okuyan, entelektüellerdi. Tüm bunları bu okulların verimlilik derecesini anlatmak için söylüyorum. İşte bu okulun verimliliği beni Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne taşıdı.

Bu noktada şunu belirtmeden edemeyeceğim Köy Enstitüleri, Öğretmen Okulları gibi halka kamuya çok ciddi verimlilik sağlayan, faydalı, iyi şeyler yapan bu okullar kapatıldı. Maalesef ki Türkiye’de iyi şeyler nedense çok yaşamıyor.

Tıbba girişiniz?

Öğretmen okulu öğrencilerine üniversite kapısı kapalıydı. Eğer üniversite okumak istiyorsak, önce bir liseye kayıt olup fark derslerin sınavlarını dışarıdan verdikten sonra üniversite sınavlarına girebiliyorduk. Bunu da çok az insan başarabiliyordu. Ayrıca bir de “Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi” adıyla bir okul vardı. Türkiye’de o yıllarda mevcut 86 öğretmen okulundan son sınıfa geçmiş ve dersleri çok iyi olan başarılı öğrencileri üniversiteye hazırlayan kurumsal bir yapıydı. Her öğretmen okulu kendi bünyesinden matematik, fizik, kimya, biyoloji ve edebiyat; bu 5 temel dersi en iyi olan 5-6 öğrenci seçiyor ve bunları Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi üniversiteye hazırlıyordu. Bir yıl bu öğrencilere çok sıkı bir eğitim verilirdi. Büyük bir tempoyla çalışırdık ve bu sınıfların tamamı üniversiteye girerdi. Bu kadar verimli bir okuldu. Bir imkândı. Benden bir yıl sonra maalesef 1974’de kapatıldı. Ben de öğretmen okulu ve ardından bu hazırlık sınıfı sayesinde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girebildim. Öğretmen Okulu ve Yüksek Öğretmen Okulu geçmişim çok şey kazandırmıştı bana, o nedenle tıp fakültesinde ilk yıl hiç zorlanmadım, derslerin tümünü tek sınavda geçtim.

1960’lar, 1970’ler Türkiye’si, solun en güçlü olduğu dönemdi. Dünyanın her tarafında çok güçlü bir sol rüzgâr vardı. O yaşta birisi için ilginç bir karar verdim. Okulu uzatmayı göze aldım. Türkiye’deki ve okuldaki tartışma ortamından, siyasi ve kültürel etkinliklerden uzak kalmak istemedim. Bu ortamı bir daha bulamayacağımı seziyordum ve bu yıllar geri gelmeyecekti. O nedenle dünyadaki ve Türkiye’deki o rüzgâra kendimi bırakıp bir süre okuluma ara verdim. Sokaklara çıktım, gecekondulara, fabrikalara gittim. Örgütlü mücadeleye katıldım. Edebiyatla uğraştım, film festivallerini, tiyatroları, konserleri takip ettim. Kendimce İstanbul tahsil ettim. Okul bir iki yıl uzasa da sonunda bitirdim. Bugün dönüp baktığımda “iyi ki de öyle yapmışım” diyorum. Bir daha o yıllara, o yaşlara, o konjonktüre dönmek mümkün değil. Benim için doludizgin yıllardı. Nede olsa aşkın, devrim ve sosyalizm çağıydı…   

Hekimliğinizi biraz anlatır mısınız?

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra uzun yıllar sağlık ocaklarında ve birinci basamağın farklı alanlarında çalıştım. Mecburi hizmetimi Sinop’ta yaptım, aşı kampanyaları yürüttüm, neredeyse gitmediğim köy, mahalle, gitmediğim ev kalmadı. O dönem hekimlikten çok keyif alırdım, işimi çok severdim. Sonra Ankara’ya geldim ve burada da sağlık ocaklarında çalıştım. Ankara’da 1986-1987’de Uyanış Sağlık Ocağı’nı ve 1990’ların ortalarında ise Ufuktepe Sağlık Ocağı’nı kurdum. Bu sağlık ocaklarında kurucu hekimlik yaptım. Yine ev ev dolaştık, ulaşmadığımız çocuk kalmadı. Aile hekimliği uygulaması başlayınca, Etlik Aşağı Eğlence’de 7 yıldır aile hekimliği yapıyorum. Henüz emekli olmadım ancak zaten doktorluktan emekli olunmuyor da.

Hastalarım arkadaşım gibidir

Hekimlik ve şiirle ilgili neler söylemek istersiniz?

Şiir yazarken nasıl ki sözcüklerin içine bakıyorsam, hekimlik yaparken de insanların iç yüzüne bakıyorum. Şair-hekimlik de benim için hastayı sadece bir yüz olarak görmeyi değil de hastanın yüreğini de görmeyi sağlıyor. Hastalarımla zaten arkadaş gibiyim. Hekimlikte inanılmaz hikâyelerle karşılaşıyorsunuz. Eğer hastayla gerçek bir diyalog ve samimiyeti kurabilirseniz orada şiir de, öykü de, başka şeyler de var. Çünkü hasta hekime gardı düşmüş olarak gelir, siz ona samimi davrandığınız takdirde sizinle kimseyle paylaşamadıklarını paylaşır. O nedenle siz sordukça nerdeyse tüm hayat hikâyesini anlatır. Yeter ki sorun ve dinleyin. Bu noktada edebiyat ve şiir üzerinden hastalarla kurduğum ilişkiler çok özgün ve çok özel. Hastalarım aynı zamanda dostlarım, arkadaşlarım.

Öte yandan son derece kaba ve nobran insanlarla da karşılaşmak durumunda kalabiliyoruz. Özellikle son dönemlerde memleketin bir yarısı vasata ve cehalete teslim oldu ve bu cehaletten memnun. Biat kültürü yaygınlaştı ve bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyorlar. Artık günlük hayatta kimin ne yapacağını kestiremez olduk. O nedenle kendimizi korumak kollamak da gerekiyor. Doktor hastasından korkar mı hiç, vallahi, bugün artık ülkemizde, hastamızdan korktuğumuz zamanlar da oluyor. Mesela, çok özveride bulunduğunuz, çok emeğinizin geçtiği bir hastanız, onun yanlış bir talebini geri çevirdiğinizde size düşman kesilebiliyor ve ciddi biçimde şiddete yönelebiliyor. Artık çok güvensiz bir toplumda yaşamaya başladık. Genel olarak insanlık, yeni bir ortaçağa teslim oldu. Kötülük çok örgütlü ve bu örgütlü haliyle, örgütsüz, tek başına kalmış, baskı altındaki iyiliği eziyor.  Bu noktada toplumsal bir çöküş yaşanıyor. Ancak bu çöküşten kurtulabileceğimize dair halen umudum var. Çünkü toplumların zaman zaman bu karanlıktan sıyrılmayı başarabildiği de oldu. Tüm karanlığa rağmen hâlâ teslim olmayanlar da var. Onlara güveniyorum.

Kitaplarınıza gelecek olursak, “Temmuz Ayazı” ilk kitabınız, ikinci kitabınız “Çığlık”, üçüncü kitabınız da “Kül’Efil”. Bu kitapların oluşma süreçlerini anlatır mısınız?

Uzun süre kapalı devre yazdım şiirlerimi. “Temmuz Ayazı”, Sivas Katliamı için yazılmış bir ağıttır.  İkinci Kitabım “Çığlık” benim gençliğimdir. Biz kendimize 78 kuşağı da deriz. “Çığlık” 78 kuşağına ithafen yazdığım bir kitaptır. O kuşağın acıları, aşkları, yaşadıkları ve yaşayamadıklarıdır.  “Kül’Efil” ise özellikle 2000’li yıllarda yazdığım şiirleri derleyip kitap haline getirdiğim bir çalışma. Bunlar aysbergin görünen yüzü, bir de görünmeyen yüzü var. Asıl şiirim bundan sonra. Yazıp da yayınlayamadıklarım, yazmadıklarım, yazacaklarım, yazmayıp da unuttuklarım…

“Şair geçici, şiir kalıcıdır.” diyorsunuz bu konuyu biraz açar mısınız?

Şiir ya da sanatın her alanı biraz öyledir.  Siz sanatınızı ortaya çıkarırsınız ancak o sizden çıkmış, uzaklaşmıştır artık. Şiir de daha önce belirttiğim gibi o kadar çok şairi yutacak, eskitecek bir derya ki, o nedenle bizden geriye kalırsa şiir kalır. Bizler ölümlüyüz, sözcükler kalıcı. Şiir inanılmaz bir gayya kuyusu, inanılmaz bir okyanus, içinde kaybolup gideceğiniz bir orman. Bizler de bu okyanusa birkaç damla ekleyebiliyorsak ne âlâ. Bir zerre… Hasta nabzı sayar gibi. Geceler boyu…

Düzyazıyla aranız nasıl?

Düzyazı benim şiirimi besliyor. Düzyazıya şiirimin önünü açsın, onu geliştirsin diye yöneldim. Çeşitli makaleler yazdım ve çeşitli dergilerde yayınlandı. Makalelerin de şiirin önünü açabildiğini gördüm. Kısa, kıpkısa öyküler yazdım. Ben onlara ‘cimcik öyküler’ diyorum, benim şiirime yeni patikalar, yeni yollar açtı. Bazı arkadaşlarım yazdığım kısa öykücüklere de şiir diyor.  Şiir ve öykü birbirini içeriyor zaten, biri diğerinin kızkardeşi. Bu bağlamda Raymond Carver (1938 - 1988) müthiş bir şair ve öykü yazarıdır.  Hem şairliği hem öykü yazarlığını çok iyi kotarmıştır. Ancak roman ayrı, iyi bir şair her zaman iyi bir roman yazarı olamayabiliyor, iyi bir roman yazarı da iyi bir şair olamayabiliyor.

Türkiye’de yazın hayatında, sanat hayatında bir oto sansür var mı?

Türkiye’de herkes kendine oto sansür uyguluyor. Herkes birbirinden korkuyor. Zapturapt altında bir toplum olma durumu. Korkunç olan da bu zaten…

Bir şair bir hekim olarak Ankara kentiyle bağınız nasıl?

Hiçbir kentte Ankara’da yaşadığım kadar yaşamadım. 1987’den beri Ankaralıyım. Türkiye’nin çok şehrinde yaşama fırsatım oldu. Bir ara Avrupa da gördüm. Çocukluğum Amasya’da geçti. İlkokulu, öğretmen babamın peşi sıra Kale Köyü ve Suluova Merkez İlkokulu’nda, orta-liseyi, Samsun Lâdik Akpınar Öğretmen Okulu’nda ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’nde okudum. Peşinden, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Sinop’ta ilk hekimlik yılları, Erzurum Aşkale’de yedek subay askerlik ve aralıklarla İstanbul… Ama en sonunda Ankara’ya yerleştim.

Bir kenti yaşayabilmeniz için o kentin arka sokaklarını dolaşmanız oradaki yaşamları bilmeniz gerek. Çarşı pazarları gezmelisiniz. Müzelerini gezmeli, tiyatrolarına, sinemalarına, meyhanelerine, park ve bahçelerine, bulvarlarına ve karanlık dehlizlerine girmelisiniz. Ben bunu yaptım ve bu noktada kent yazıları da kaleme aldım. Örneğin, eski antik Roma devrinde, Ulus’tan, Çankırı Caddesi buyunca, Dışkapı’ya doğru uzanan sütunlu bir yol varmış ve iki yanında resmi binalar, dükkânlar, agoralar, onu yazdım. Leylekli Sütun’u yazdım. Bir havuzun hikâyesini, Gezgin Su Perileri’ni yazdım, Hatay sokağın hikâyesini yazdım.

Ben bu yazıları hazırlarken Ankara tarihini de okudum, araştırdım ve gördüm ki Ankara aslında inanamayacağınız kadar tarihi bir kent. Ankara’nın tarihi İstanbul’dan eskidir.  Ankara eski bir Roma kentidir. Roma’nın önemli serhat başkentlerinden birisi. Örneğin, buradaki Roma Hamamı Roma için çok önemli bir yer. O zamanlar Roma ordusu, Pers’lere karşı doğu seferlerine çıktığında, Ankara’da mola verip dinlenip tahkim oluyor. Roma Hamamı’nda temizleniyor. Roma Hamamı 2 bin kişilik bir hamam. Koca bir imparatorluk ordusunun haftalarca, bazen aylarca ağırlanması kolay değil. Bazen imparatorun da kenti mesken tuttuğu oluyor. Anısına anıtlar inşa ediliyor…

Ankara tarihini okudukça da, o eski Ankara’nın korunması gerektiğini ama korunamadığını üzülerek gördüm. Eğer o eski Ankara korunabilseydi, eski Ulus bölgesi, kale ve çevresi, eski terminal ve gar bölgesi korunup o antik kent açığa çıkarılabilseydi muazzam bir kent estetiği ortaya çıkardı. Yani, örneğin, Ulus’tan Dıkapı’ya doğru sütunlu bir antik yol olduğunu hayal edin, ne müthiş olurdu. Bize o koca tarihten, bir August Tapınağı bir de Roma Hamamı kalmış ve sağda solda bir iki buluntu. Bunun dışında çok da fazla bir şey kalmamış. Koca bir kenti betonla sıvamışız.

Sonsöz olarak; niçin, neden yazıyorum diye soracak olursanız; ‘Özlemlerimin prangalarını kırmak için, düş gücünün sınırlarını yıkmak için, söz zindanından çıkmak için’ diyelim de cafcaflı, kallavi bir laf etmiş olalım. Sözcüklerin ıssız adasına ulaşmak ve orada sukut etmek için…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
ali dayanık - 4 ay önce
Aynı kökenden gelmişiz.Çiftelerden yüksek ö.okuluna gelmiştim.Senden on yıl önceydi,mat.öğ.olarak değişik illerde çalıştım,İzmir ' e yerleştik.
Sanata ve köy en.lerine ilgim var ama yoğun biçimde değil.
Yetenekler değişik malum,sizi kutlarım daha nice verimli hizmet ve sanat dolu yıllara..
Avatar
Y.Tüter - 4 ay önce
Özde varsa söz, dil susmaz
Cevher özde ise depreşir,
Söyler yürekte durmaz.
Avatar
Nüha SAN - 4 ay önce
Tanımaktan onur duyduğum güzel insan; hem bedene hem ruha şifa veriyor. Ne mutlu...❤