Ankara kent olma vasfını kaybetti

TED Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Cengizkan

TED Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Cengizkan



Okunma 04 Aralık 2017, 09:06

Ankara üzerine çok sayıda çalışması bulunan Prof. Dr. Ali Cengizkan, Ankara’nın Melih Gökçek döneminde geçirdiği kentsel dönüşüm ile kentlik ve kentlilik vasfından koparıldığını, yaşanan bu süreç ile Başkentlinin Ankara’da adeta “işgal altında” kalmış gibi hissettiğini, öyle yaşadığını ifade etti.

Röportaj: Uğur DUYAN

Cengizkan, bu durumun, merkezi ve yerel idarenin Ankara’da oluşturduğu düşünsel ve siyasi baskı alanının giderek genişlemesinden kaynaklandığını belirtti. Bu genişlemeye koşut biçimde, Ankara’da mimari ve kent plancılığı açısından yaşanan yıkım ile insanları kendine bağlayan pek çok imgenin yok edilmesinin hedeflendiğini belirten Ali Cengizkan şunları ifade etti: “İnsanların oturduğu sokaklarda binalar yıkılıyor; onların hiçbirinin fikri alınmadan, onlara ait olan bir yapı yıkılıyor. Yerine hiç umulmadık bir yapı konuluyor. Kaldırımlar sökülüyor. Yol yapılıyor. Her konuda süreç böyle işliyor. Bütün bunlar üst üste konulduğunda biz Ankara’da işgal altında mı yaşıyoruz sorusunu soruyorum. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Almanlar Paris’i işgal ettiklerinde onların şairleri şiir yazmasın, bilim adamları çalışmasın diye kütüphanelerini kitaplarını yakmadılar; fakat şimdi Ankara’da yaşanan işte buna benzer bir süreç. Yani, düşmanın bile yapmayacağı bir işgal hareketinin sonuçlarını gözlüyoruz.”

TED Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Cengizkan, Ankara’da Melih Gökçek döneminde yaşanan dönüşümün Ankara’yı kentlik ve Ankaralıyı da kentlilik vasfından çıkarttığını ifade ederek, “Ankara’da kentliyi mutlu etmek çok kolay, gece metro seferlerini 1’e kadar uzatmak, gece toplutaşım olanaklarını sağlamak dahi onlara yetiyor. Yapılması gerektiği halde uzun zamandır yapılmayan, ötelenen şey yapıldığı için mutlu oluyorlar. Bu durum bir soruna işaret ediyor.” dedi.

Üniversite yıllarında Kent ve İletişim dersinde ilk defa yazılarıyla tanıdığım bir akademisyendi Prof. Dr. Ali Cengizkan… Yalnız akademisyen demek yanlış olur, Şair ve yazar. Ali Cengizkan, uzun yıllar ders verdiği ve en son Mimarlık Fakültesi Dekanı olarak görev yaptığı ODTÜ’den ayrılıp mezunu olduğu TED Ankara Koleji’nin kurduğu TED Üniversitesi’ne geçtiğini duyduğumda İstanbul’daydım. Yoğun iş temposu içinde bize vakit ayıran Prof. Dr. Ali Cengizkan ile Melih Gökçek sonrası Ankara’yı, belki de en çok Ankara’yı konuştuk. Ankara’nın Gökçek döneminde yaşadığı değişimin kentten çok şeyi alıp gittiğini düşünen bir entelektüel Ali Cengizkan, yalnız bir mimar ve şehir plancısı olarak değil bir kent insanı olarak da Ankara’ya dair oldukça geniş perspektif sunan görüşlerini Başkent Gazetesi için anlattı.

“ANKARALIYI MUTLU ETMEK ÇOK KOLAY”

Melih Gökçek’in 23 buçuk yıl süren belediye başkanlığının yarattığı tahribatı özetleyerek başlayabiliriz. Bu dönemin kent açısından yarattığı tahribatı ne düzeyde olduğunu düşünüyorsunuz?

Bundan 10 yıl kadar önce, Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara ekine bir açıklama vermiştim; ‘Ankara Ankaralınındır’ demiştim. Bugünden bakınca, uyarı konusunda çok bir şey değişmemiş gibi… Ankara’da kentliyi mutlu etmek çok kolay, Gece metro seferlerini 1’e kadar uzatmak, gece ulaşım olanaklarını sağlamak dahi yetiyor. Uzun zamandır yapılması gereken şey, ertelendiği, geciktirildiği ve şimdi yapıldığı için mutlu oluyorlar. Bu bir soruna işaret ediyor. Yani insanlar alması gereken bir hizmeti dahi almaktan koparılmış, taleplerini dile getirmekten uzaklaştırılmış durumda. İşte en son Kızılay’daki lale heykeli denen platform kaldırıldı. Atatürk Orman Çiftliği Kavşağı’ndaki plastik dinozor heykelini kaldırınca insanları mutlu edebilirsiniz. Bunları yapmak en kolayı, ama bunları kaldırarak, Melih Gökçek’in yarattığı asıl tahribatı ortadan kaldırmış olmuyorsunuz. Melih Gökçek dönemi Ankara için her açıdan bir yıkım dönemi oldu.

Ankara’da yaşananlara, 23 buçuk yıl artı Keçiören Belediye Başkanlığı yaptığı 5 yılı da katarak bakmak lazım. Bir kere, Ankara’da insanlar adeta bir “işgal”i yaşıyorlar. İnsanların oturduğu sokaklarda binalar yıkılıyor, onların hiçbirinin fikri alınmadan onlara ait olan bir yapı yıkılıyor. Yerine hiç umulmadık bir yapı konuluyor. Kaldırımlar sökülüyor. Yol yapılıyor. Her konuda süreç böyle işliyor. Bütün bunlar üst üste konulduğunda biz Ankara’da “işgal altında mı yaşıyoruz” sorusunu soruyorum. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Almanlar Paris’i işgal ettiklerinde onların şairleri şiir yazmasın, bilim adamları çalışmasın diye kütüphanelerini kitaplarını yakmadılar; fakat şimdi Ankara’da yaşanan işte buna benzer bir süreç. Yani, düşmanın bile yapmayacağı bir işgal hareketinin sonuçlarını gözlüyoruz.”

Kavacık Subayevleri’nde tam 43 yıl aynı müstakil konutta yaşadım. 8 yaşındayken taşındık oraya, okuduğum okuluma ben oradan gittim. ODTÜ’ye yine oradan gittim. Evlendim, yine yarım kat bodruma sığındım; o evde, 32 metrekarelik evde, aileme bakmak, onlarla yakın olup ilgilenmek için orada oturdum. Annemi ve babamı o evde kaybettim. Bir semt beni yetiştirdi; ama ben de bir Cumhuriyet semtinin gelişimini gözlemledim. Eskiden Golf Kulübü’ydü, şimdi Altınpark olan bölgede, İç Aydınlık’ta merkezleri sürekli kullandım. Ama bir an geliyor ve insanı, evinizden, semtinizden zorla, ya da metazoriyle uzaklaştırıyorlar.

“GÖKÇEK, SOSYAL DEMOKRAT YATIRIMLARIN RANTINI YEDİ”

Melih Gökçek’in Ankara’da yaptıklarını genel bir panoramasını çıkartarak düşünelim; Gökçek’in Ankara’da yaptığı ya da yapmayı amaçladığı bunca yıkımı göz önünde bulundurarak: Melih Gökçek’in Ankara için kafasında bir kurgu bir plan var mıydı?

Melih Gökçek 1994’te ilk kez Ankara’ya Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde tam 40 gün imar müdürü atamadı. Daha doğrusu atayamadı. Çünkü çevrelerinde imardan anlayan birileri yoktu. Populist biçimde yol yapma, tarımsal ve doğal arazileri imara açma gibi bir politika güttü; yani belde yönetimini, asgari hizmetlere geri çeken, belediyeciliği yol-su-elektrik-altyapı hizmetlerine “indirgeyen” bir tutumu oldu.

Bu “indirgeme yoluyla” kendine bir hizmet tanımı yarattı ve insanları bu ‘hizmet’e mecbur etti. Örneğin, Melih Gökçek’in Ankara’da başlattığı ve onun yetiştirdiği mühendisler ve teknikerler ile bütün Türkiye’ye yayılan bir olgu var: Battı-çıktı. Bu battı-çıktılar, Ankara’nın her yanına yapıldı; Antalya, Isparta, Erzurum, yani ilgisiz alakasız her ile de Ankara “armağanı” olarak ihraç edildi. İşte en önemli tahribatı, Kuğulu Kavşağı’na ve Atatürk Bulvarı’na yapılan bir battı-çıktı var; tamamıyla Atatürk Bulvarı’nın bütünlüğünü yok eden bir hamle olarak tasarlandı.

Oysa bu noktada öncüllerinin hakkını da teslim etmek gerekiyor. Melih Gökçek ilk seçildiğinde Ankara’da sosyal demokrat idare elinde gelişen pek çok belediye projesini, özellikle Murat Karayalçın’ın başlattığı pek çok projeyi bitirdi; kendi projesi anlamında kullandı. O dönem başlatılan metro projeleri, Ankara’nın ilk atık su tesisi, halk ekmek fabrikası, Altın Park gibi pek çok projeyi de Karayalçın ve Altınsoy döneminden devraldı; rant bakımından kullandı. Kendisi başta Çayyolu Metrosu olmak üzere pek çok projeyi yerel idare olarak başlattı; daha sonra tamamlamayıp merkezi idareye yıktı. Projeci olmadığı için, başta metro olmak üzere, karmaşıklığı yüksek projelere bile ‘köylü’ gibi yaklaştı;  örneğin metro gibi planlaması ve üretimi uzun süreçlere dayanan projelerde bile, durak bağlantılı otoparklar ve yeni otobüs hatlarının inşaat sonrası akla gelmesi bile, bu vizyonsuzluğun ürünü.

ATATÜRK’ÜN MİRASI İYİ DEĞERLENDİRİLEMEDİ

Biliyorsunuz geçen yıl ‘post-truth’ kavramı, hakikat-sonrası hakikat-ötesi olarak tercüme edilebilecek olan bu kelime, yılın kelimesi seçildi. Özetle hakikatin deforme edilmesi olarak özetlenebilecek bir kavram. Melih Gökçek’te biz bunun çeşitli örneklerini gördük. Hatta istifa ederken “Ankara’da eskiden yeşillik yoktu, şimdi Ankara’yı yeşillerin içerisinde bulamıyoruz” dedi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Atatürk’ün Ankara’da yalnız düşünsel bir hatırası yok, aynı zamanda bir mirası da var. Atatürk’ün mirası Orman Çiftliği’dir. Cumhuriyet ilk kurulduğunda Ankara’nın dışında bozkırın ortasında kalan bir bölge olarak ulaşımın demiryolu ile sağlandığı bir nokta Atatürk Orman Çiftliği, zamanla Ankara’nın büyümesi ile kent oralara kadar ilerledi. Ankara’nın coğrafi özelliklerini düşündüğümüzde Kuzey, Doğu, Güney yönlerinde bulunan dağların bu kentin ilerleyeceği istikameti Batı olarak belirlediği jeolojik-topografik gerçeklik olarak ortada... Ankara ister istemez Batı yönünde genişlemiş bir kent. Bu açıdan bakıldığında Ankara batıya doğru gittikçe Atatürk Orman Çiftliği, bugünkü kentin ortasında kalan bir olanak haline geldi. Kent içi ormanlık alan olarak kaldı.

Şimdi Atatürk’ün ölümünden hemen sonra bile Atatürk Orman Çiftliği önemli bir rant alanı olarak görülüyor. 1939’da 1940’da bile orası üzerine yerel-merkezi yönetimlerin bazı niyet ve hedefleri olduğunu görüyoruz; bu biraz da Orman Çiftliği’nin Ankara’nın büyüme yönünde yer alıyor olması ile de alakalı. Şimdi Orman Çiftliği’nin bizim açımızdan, -kamuoyunun gündemine de gelen- yaşamaya başladığı en önemli değişim 2012 sonrasında, 2012-2013 yıllarında, Başbakanlık Yerleşimi ve Konutu projesi ile başlatılan ve Kaçak Saray olarak tamamlanarak bitirilen hamle ile oldu.

Önemli bir hazırlayıcı ön karar, 2006’da alınmış, Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyeti değil ama yönetimi, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmişti. Bu önemli bir gelişmeydi; endişeleri de beraberinde getirdi. Arazi Başbakanlık Konutu alanı olarak belirlenen bir değişimin içerisine girdi. Mimarlar Odası başta olmak üzere kentin ve kentlinin çıkarlarını savunan kurumlar davalar açtılar; yüze yakın davanın hemen tamamını, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Başbakanlık kaybetti. Süreç sonunda, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün Beştepe’ye taşınması ile, makamın oraya ‘taşınması’, bir bakıma ideolojik bir kayma yarattı.

Sonuçta, Atatürk Orman Çiftliği dediğimiz bölge Ankara’nın ortasında kalan tek geniş yeşil ve orman alan, doğasına uygun olarak iyi değerlendirilemedi. 1925’lerde Ankara 150 binlik nüfusu olan küçük bir kentti. Orman Çiftliği ile ulaşım, tek yol olan banliyö hattı ile sağlanmaktaydı; Etimesgut’tan Kayaş’a kadar işçilerin yaşadığı mahallelere kadar ulaşım sağlanıyordu. Şimdi kentin nüfusunun dört buçuk-beş milyona ulaştığı söylenebilir, bu arada AOÇ’nin içinde beş yol geçirilmiştir; ancak Ankaralının AOÇ’nin kendisine ulaşımı konusunda hiçbir yeni karar üretilmemiştir. Ankaralının kentte hızla ulaşabileceği, hafta sonu gezebileceği ya da piknik alanı olarak kullanabileceği başka bir alan şehir içerisinde maalesef yok. Atatürk Orman Çiftliği’nin Ankara kentini ve başkentliyi, temiz hava, doğal yapı, tarımsal üretim ve dinlence alanlarına kavuşturma-ulaştırma potansiyelinin iyi değerlendirilmediğini düşünüyorum. Bu söyleyeceğim yanlış anlaşılabilir fakat hem Atatürk Orman Çiftliği’ne dokundurmayız, diyenler, orada hiçbir şey yapılmasına müsaade ettirmeyiz, diyenler hem de gerçek kıymetini, değerlerini, pahasını bilmeyenler, Orman Çiftliği’nin gerçek potansiyelini harcamayı başarıyorlar.

İŞPORTACI DEVLET ADAMLIĞI

En son KONDA araştırmasına göre, Türkiye’nin yüzde 7’si kırsalda geri kalan 93 ise kentlerde yaşıyor. Yüzde 51’de metropollerde yaşıyor. Bu metropollerin çoğunluğu taşradan gelen göç ile oluştu. Bu noktada Melih Gökçek’in 1990’larda Refah Partisi içerisinde özellikle taşralı şoven bir tutumun temsilcisi olarak öne çıkıyordu. Bu bağlamda Ankara’nın kentliliği bağlamında Gökçek’i değerlendir misiniz?

1930’lar ortalarından 1980’lerin sonlarına kadar, köylerden kentlere taşınmaya zorlandı insanlar: İş ve aş bulma, yeni kuşakların eğitim arayışı, sınıf atlama arayışları, II. Dünya savaşı sırası hariç, Türkiye’de köylerden ve kırdan kentlere, hele başkente olan akışı çok tahrik ve teşvik etti. “Gecekondu” olgusu belli kesimlerce ‘sorun’ olarak algılandı; ama bu toplumsal olgu, hem sanayileşme arayışının, hem de “daha iyi yaşama olan özlemin” bir sonucuydu. Demokrat Parti ve Adalet Partisi gibi Adalet ve Kalkınma Partisi de, bir popülist siyaset güttü; genetikleri aynıdır; ama AKP, popülizm konusunu bir lümpen övücülük ve dinî duyguları sömüren şarlatan popülizme, “işportacı devlet adamlığı”na kadar vardırdı. Siz 21. yüzyılın bir metropolünde varolan her türden yüksek talepleri yerine getirmek yerine, talep düzeyini düşürüp çoğunlukçu politikalar uygular, yalnızca kendi iktidar ya da koltuğunuzun sürekliliği üzerine çalışırsanız, olacağı budur: Doğal ve tarımsal araziler, kentli hakkı olarak paylaşılmadan, kişileri nemalandırmak, yine partidaş ya da gönüldaşlarınızı ranta boğmak için kullanılır. Kent kaybeder; kentli kaybeder; uzun vadede herkes, öncelikle zamanı kaybeder.

Burada sadece Melih Gökçek’i eleştirirek olanı biteni göremeyiz. Tek başına Melih Gökçek’in yaptıkları değil; Gökçek’i de var eden genel toplumsal sonuçları düşünmeliyiz; bütün bir kentte yaşanana bakarak, o değişime yönelik bir fikir sahibi olmalıyız.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.