Anı değil, hüzünlü bir aşk romanı sanki…


M. Mahzun DOĞAN

M. Mahzun DOĞAN

Okunma 16 Nisan 2018, 08:43

Bir anı kitabını okurken, insan kendi anıları arasında da yüzer…

Hele de, anılarını okuduğunuz yazar sizinle aynı yıllarda yaşamışsa…

Mehmet S. Fidancı, yaşıtım bir şair ve yazar.

Onun anılarını (1) okurken, ne çok yerde kendimi de buldum…

Ne çok gittim geldim geçmişime…

Çocukluğuma, yatılı okul yıllarıma, Ankara’da, Cebeci’nin o nefes alınamaz derecede kirli kışlarında (Kömür tozlarını soluyoruz desek, abartı değildi!) geçen üniversite yıllarıma…

Ve ille de, ömrümce içimde bir sızı gibi duran ilk aşka,

***

1970’li yıllar…

İlkokul öğrencisiyiz ikimiz de…

Ben, coğrafyamızın batısında bir ilin köyündeyim (Uşak, Banaz’ın Düzlüce Köyü), o coğrafyanın ortasındaki bir ilçede (Yozgat’ın Akdağmadeni)…

Ama hep mi elinde söğüt dalından ya da kızılcık dalından sopa olurdu öğretmenlerimizin?

Ders sırasında fısıldaşanlara ya da İstiklâl Marşı okunacağı sıra sırayı bozanlara uzanan o söğüt ya da kızılcık dalıyla…

İşte o sopanın karşısında dibinden kesilmiş saçlarımız, beyaz yakalığımız ve siyah önlüğümüzle bizler…

Ve mutlaka dizleri yamalı pantolonlarımızın altında cılız bacaklarımızdan fırlayan ayaklarımızın gömüldüğü yine mutlak yırtık lastik pabuçlarlarımızla…

Bugün kimimiz öğretmen, kimimiz doktor, kimimiz şoför, kimimiz çiftçi, kimimiz yaban ellere savrulup gitmiş.

Kimimiz yazar, şair…

Yazarlar, geçmiş yıllarına uzanıp anılarını kaleme alırken, biraz da hepimiz adına geçmişe uzanmaktır bu…

Ortak belleklerimizdeki o tırnak kontrolü için ellerin uzatılmasını geçeyim diyecektim de, evet o kontrolden geçemeyenler süt tozundan üretilmiş sütlerden mahrum kalmakla cezalandırılır…

Hiç anlayamamışımdır (2), zaten süt üreticisi olan köylerimizin çocuklarına Amerikan yardımı olarak süt tozundan üretilmiş yapay sütlerin içirilmesini…

O yılların ilkokul öğrencileri olarak hepimizin belleğinde bir anıdır o süt tozu sütleri…

Ya kar helvası…

Biz kışları kar helvası yapardık… Karla pekmezi karıştırarak…

Fidancı’nın belleğinde ise bambaşka bir kar tatlısı var:

Dondurma.

İlçenin tek dondurmacısı Dudu Bacı, “Dağlardan, yamaçlardan helke helke karları taşır, evinin bir kenarında o helkelerdeki karları limon suyu ve süt katarak karar, sonra nasıl ederse eder” dondurma yaparmış. Sonra da “yazın o ilk sıcaklarında iki helkeyi bisiklet tekerli el arabasına koyar” satmaya çıkarmış.

Bizim köyde cinli hikayelere konu bir dere vardı. O taraflara hangi gece yolumuz düşse, birer çocuk çoban olarak, ürkerek, erkekliğe de yedirmemeye çalışarak, titreyen yüreğimize bildiğimiz bütün duaları eşlik ederek geçerdik o dereyi. Sonra nasıl da uzaklaşırdı ayaklarımız, önümüzdeki kuzu / koyun sürüsünü de hızlandırma çabasıyla elbette...

Meğer her köyün, kasabanın, ilçenin de birer (belki daha fazla) cinli dereleri varmış.

Elbette, Fidancı’nın kasabasının da…

***

Yine 70’li yıllar…

Bizim ilkokul sonrasında başlayan yatılı okul yıllarımız…

Ben yine Batı’da bir ilçede, o Orta Anadolu’da…

Ben parasız yatılıyım, o paralı…

Ama atmosfer aynı…

Atmosferi özetlemeye yerim bile yok, ama şu ayrıntıyı belirteyim:

Kimimizin yakasında Atatürk rozeti, kimimizin Bozkurt…

Bilmem bugün o yıllarda yakasındaki rozetin anısını paylaşırken, Fidancı’nın cesaretiyle yazabilecek, konuşabilecek kaç kişi vardır?

Ne mi diyor Fidancı?

“Eğer ki Gülay Hoca bir Marksist olmuş olsaydı ve okuduğu kitaplar, Marks, Gorki, Nâzım Hikmet vb. olsaydı ben de solcu olur muydum, bilemiyorum. Bu durumu hiç sorgulamadım, aklıma dahi gelmedi.”

Gülay Hoca, Fidancı’nın okul yaşamı boyunca “onun kadar güzeline rastlamadığı” bir öğretmendir çünkü. “Ah güzelim, Gülay Hoca’m benim!” der bir parantez içinde.

“Onun milliyetçi bir düşünce yapısında olduğunu bildiğimden, bir defasında ben de ona karşı milliyetçi olduğumu göstermek ve onun da hoşuna gideceğini umarak, yakama altunî bir Bozkurt rozeti takıp öyle girmiştim etüt dersine.” diye yazmıştır açık yüreklilikle…

***

Ben bu kitap üzerine, duygularımdan kurtulup dışarıdan bir bakışa getiremeyeceğim sözü… Bunu anladım…

En iyisi şöyle bitireyim yazımı.

İnsan belli bir yaşa geldiğinde elbette yeniden yaşayamayacağı, geçmişte kalmış yaşantılar arasında dolaşmak ayrı bir tad mı verir?

Hüzün mü yoksa?

Belki her ikisi…

Hüzünlü bir tat yani…

Ben de hüzünlü bir tat aldım Fidancı’nın kitabından…

Şunu da eklemeliyim…

Anı kitabı değil de, hüzünlü bir aşk romanı gibi de okudum ama…

_________________________

(1) Mehmet S. Fidancı, “Irmak Tersine Tersine”, Çolpan Kitap, Birinci Basım: Şubat 2018, Ankara.

(2) Bu “…hiç anlayamamışımdır” deyişim anlayamamak değil, kızgınlık ifadesi olaraktır… Bize niye içirdiler o süt tozlarından sütü? Bizim pancardan üretilen şekerlerimiz yerine yapma şekerlerini yedirmeleri gibi bu da…